Türk Modernleşmesine Dair

İslam, Türkiye için mozaik yapısına dair birleştirici bir harç olarak dönemine göre eksen kaymaları yaşayan ama varlığından hiç bir zaman ödün vermeyen bir din olgusudur. Bu söylem siyasetten ayrı değerlendirilemez. Gerek ülkemizin coğrafi konumu, gerek millet olarak Selçuklu’dan beri aldığımız misyon ve vizyon gereği, İslam siyasetten tam manasıyla asla arındırılamaz. Bu çıkarım tabi ki durumun rasyonel sebebi. Bahsi geçen durumun bir de manevi sebepleri vardır. Bu manevi sebepler arasında İslam’ın nizam-ı alem iddası, bu iddada Müslümanlar’ı halife kılması, İslam’ın doğası gereği fütuhat kültürünü hakim kılması gösterilebilir.

İslam toplumlarının dünyayı şekillendirme, adil nizama sokma, Müslüman olmayanların dahi arasındaki adaleti tesis etme ve korumaya dair çeşitli motivasyonları ve görevleri vardır. Bunu sağlamak adına gerek kamusal alanda gerek bireysel alanda İslam toplumları bir şekilde devrin rüzgarına dair kendine özgü alternatifler üretmek zorundadır. Batıdaki reform hareketleri, Fransız İhtilali ile başlayan modernleşme rüzgarı tüm cihanı başka yollar düşünmeye ittiği gibi Osmanlı’da da benzeri bir etki göstermiştir. 2. Mahmut dönemiyle birlikte devletin resmi kaynaklarına ve kararlarına da yansıyan bu etki cumhuriyetin kuruluşu ve sonraki dönemlerine kadar sürmüştür. Batı kaynaklı reform ve ihtilal hareketleri dönemi itibariyle koyu derecede sekterdir. Dini uzun süre kamusal alan dışında bireysel hayatlardan da silmeyi hedefleyen batı kaynaklı seküler modernleşme hareketi Montesquieu’nin laiklik yorumuna kadar bu durumunu sürdürmüştür. Bu yeni laiklik tanımı ise kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. İhtilal sonrası iktidarda söz sahibi olma şansını ele geçiren Fransız burjuvası doğal bir tepkime misali geçmiş özlemlerine kapılmışlardır. Kilise devlet içinde söz sahibi olmasa bile bireylerin dini özgürlüklerinin tanınması gerektiğine inanmışlardır. Özellikle Adam Smith ve Montesquieu gibi Avrupalı düşünürler bu durumu görmüş ve toplum sözleşmesi fikrini ortaya atmışlardır. Toplum sözleşmesi gereği laiklik din karşıtı bir muhtevadan din ve vicdan özgürlüğü haline dönüşmüştür. Avrupa’da bunlar olurken Osmanlı’da küçük sekter girişimler olsa da Namık Kemal ve Jön Türkler bu sekterleşmeye bireysel değil devlet nizamına dair yorum getirmişler, bire bir dine itirazları olmamış, dış ve iç politikada ümmetçiliktense milliyetçiliği önermişlerdir. Bu dolaylı yoldan da olsa Osmanlı’da batı kaynaklı ilk sekter hareket olarak ele alınabilir. 2. Abdülhamid Han döneminde Tanzimat’tan beri süregelen batı kaynaklı modernleşme hareketleri sanılanın aksine sürmüştür fakat yeri ve şekli değişmiştir. 2. Abdülhamid Han üzerindeki batı baskısına karşın dış siyasette panislamizm politikası güderken, içerideki eğitim, hukuk ve askeri konularda modernleşme hareketi devam etmiştir. Bu durumu denge politikası kapsamında ‘doğu kültürü, batı tekniği’ olarak adlandırabiliriz. Sonraki süreçlerde ise tam anlamıyla Fransız İhtilali etkisinde bir İttihat ve Terakki usulü görüyoruz. Demokrasi vurgusunun bağırarak söylendiği bu yıllarda milliyetçilik akımı da sunulan Türkçülük ile şekillenmiştir. Hatta adı açık açık dillendirilmese de sekülerizme dair çeşitli programlar uygulanmıştır.

  • Şeyhülislamlık kabineden çıkarılır.
    • Şeriat mahkemeleri, Şeyhülislamlıktan alınarak Adalet Bakanlığı’na bağlanır.
    • Vakıf yönetimleri, Meşihat’tan ayrılır ve devletin dinden tümüyle ayrı mali-ticari dairelerinden birinin yönetimine verilir.
    • Cami, medrese gibi dinsel kurumların mali işleri yeni kurulan Evkaf Bakanlığı’na bağlanır.
    • Bütün medreseler Meşihat’tan alınarak Eğitim Bakanlığı’na bağlanır.

Alınan ve uygulanan kararlara bakınca cumhuriyet inkilaplarının önünü açanın İttihat kadrolarının bu kararları olduğunu görüyoruz. Bu atmosferde patlak veren dünya savaşı ve milli mücadele yılları ise en başta bahsettiğimiz İslam motivasyonunun kullanılmasını mecbur kılmıştır. Toplumun henüz yeni kararlara alışamadığı yıllarda patlak veren dünya harbi, kıtlık, fakirlikte milli mücadele din kavramından ayrı biçimde zaten yürütülemezdi.

Milli mücadele yıllarının ardından sert tartışmalar sonucu cumhuriyet ilan edilir ve Osmanlı’da başlayan modernleşme hareketi daha sekter ve cesur biçimde meydana çıkar. Gerek dönemin şartları, gerek batının psikolojik üstünlüğü, Osmanlı’dan beri gelen modernleşme hareketinin batı ekseninde devam etmesini sağlamıştır. Bu modernleşme hareketi tepeden indirgemeci olduğu için toplumun genelinde tezahür edememiş, çeşitli isyanlara sebep olmuş ve yeni cumhuriyeti bazı sıkıntılara sokmuştur. Tarafsız konuşmak gerekirse cumhuriyeti kuran elit zümrenin İttihat kadrolarından daha sert biçimde sekter davrandığını görüyoruz. Meclisin daha ilk günlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün “Mecliste toplanan millî iradeyi vatanın geleceğine egemen kılmak esas amaçtır. TBMM’nin üstünde bir güç yoktur. Padişah ve halife altında bulunduğu baskıdan kurtulduğu zaman Meclis’in düzenleyeceği esaslar içinde durumunu alır” sözünden de anlayacağımız gibi laiklik arayışı meclisin ilk günlerinden beri açığa çıkmıştır. 1921'de yapılan bu açıklamanın ardından halifeliğin kaldırılması, 1924 Anayasası, Şeyh Sait ayaklanması, Menemen Olayı, 1926'da çıkan devlet nikahı kanunuyla başlayan hukuki inkilaplar ülkemizdeki laikliği şekillendirmiştir. Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesi de saltanat ve hilafet yanlısı kitlelerin hücumuyla yarıda kalmıştır. Tüm bunlara bakacak olursak idari yapıda müthiş bir sekter çaba, toplumda ise bir o kadar sekülerizme karşı dirayet gösterme mevcuttur.

Türk modernleşmesi kör topal yolunu bulmaya çalışırken Sovyetler’in güçlenmesi ve tehdit kaynağı oluşturması ve henüz inkilapların oturmuş olmaması devletin toplumu motive etmede tekrar dine ihtiyaç duymasının önünü açmıştır. İlerleyen yıllarda yükselen sol örgütlenmelerine karşı din faktörü ciddi biçimde desteklenmiş, cumhuriyetin kuruluş yıllarının aksine imam hatipler açılmış ve destek verilmiş, çeşitli tarikatlara meşruluk tanınmış ve İslami ıslah hareketlerine izin verilmiştir. Tüm bunlar olurken İslamcı bakış meşru bir zemin aramaktan dünya siyasetine karşı biçare ve üretimden uzak kalmıştır. Siyasi iktidar kavgalarında özellikle Menderes ile başlayan merkez sağ her zaman dini motiflerle ve motivasyonlarla hareket etmiştir. Yalnız burada bir şey söylenmeli ki bu birliktelik fazlasıyla ‘haddini bilen’ ve sık sık laiklik duvarına çarpar gibi olduğunda sekülerizme sarılan bir birliktelik olmuştur. Merkez sağ da ülkemizde tam manasıyla İslami bir yeni bakış açısı geliştirememiştir ki Adalet Partisi içinde nefes alamaz hale gelen Müslüman kitle ve lideri merhum Necmettin Erbakan ilk defa salt bir İslami akımı yeni partisiyle başlatmak zorunda kalmıştır.

Türkiye’deki İslam toplumu aslında ‘din ve vicdan özgürlüğü’ tanımına uygun laikliğe karşı değildir fakat talepkardır. Müslüman kitleler en başta söylediğimiz nizam-ı alem şiarının vücut bulabileceği, milli olan İslami bir fikrin özlemindedir. Yani toplum hafızasında yaralar olsa da Müslümanlar aslında laikliğe, sekülerizme körü körüne karşı değil aynı zamanda devlet politikalarında İslami bir bakış açısı görmek istemektedir. Bunun yanında toplum nezninde bireysel dini eğitim, bireysel dini ibadet gibi konularının dokunulmaz olduğu da açık bir gerçektir. Cumhuriyet devrinde birçok İslami fikir insanı ellerinden geleni söylemişlerdir. Fakat enternasyonel eksendeki İslami söylemler de tıpkı koyu sekter söylemler gibi toplumda maya tutmamıştır. Türk Milleti’nin bir genetik mirası olarak ‘milliyetçilik’ İslami fikrin bir yerinde bir şekilde olmak zorunda görülmüştür. Nureddin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek, Cemil Meriç gibi aydınlar işte tam da bu noktada batıcı bir milliyetçilikten öteye ‘doğu kültürü, batı tekniği’ prensibinde bir milliyetçiliği sürekli desteklemişlerdir. Mhp hareketine göre İslam’ı Türklüğün önüne alarak adeta toplumun aradığı teşhisi meydana koymuşlardır lakin bu fikirler samimi bir idare tarafından asla yürütmeye konamamıştır. Bu sırada İslami hareketlerin bir zaafı göze çarpmaktadır ki bu yazıyı kaleme almamın sebebi de budur. Türkiye’deki İslami hareketler var olma ve hayatta kalma mücadelesi esnasında batı kaynaklı modernleşme karşıtı ilerleseler de bunun yerine tam manasıyla ortak bir fikir üretememişlerdir. Günümüzde sıkça kullanılan ‘muhafazakar demokrasi’ tanımı işte bu yokluğa ilaç olarak sunulmaktadır ki içini yeterince doldurulamamış ve yine tepeden indirgemeci olarak görüyorum. Ak Parti bu boşluğu kısmen doldursa da bazı tabuları yıkamamıştır. Batıya karşı müthiş bir ön yargının İslami hareketlere zarar verdiği kanısındayım. İslam elbette dünyevi buluşları sadece araç olarak görmeli ve amaç edinmemelidir ancak muhasır medeniyetler seviyesine çıkmak gayesinde olmak zorundadır. İşte bu seviyeye çıkmak için doğunun kültürüne batının tekniğini de aşmaya ihtiyacımız var. Doğu kültüründe ise dikkatli olunması gereken konu Maturidi-Türk kültüründen vazgeçmeyecek olmamızdır. Unutmayın ki Türkler Mete Han gibi bir doğu kökenli olduğu kadar Attila, Fatih Sultan Mehmed kadar da dönemine göre batı kökenlidir.

Velhasıl kelam up uzun ve sancılı dönemlerden geçen Türk modernleşmesi şu an rafa kalkmış ve durağan bir vaziyettedir. Olağan üstü süreçlerden geçtiğimiz şu günlerde belki de serzenişleriniz olacak yazıyı okurken lakin bugünü dünün günahlarından dolayı yaşadığımız da bir gerçektir. Toplumun benimseyeceği bir Türk modernleşmesi İslami bir fikir çerçevesinde devam etmek zorundadır. Yoksa halimiz yamandır…