Bir vize macerası

Vize almaya gittiğimizde konsolosluklarda yaşadığımız garip bir eziklik vardır hep. Ürkek ceylan gibi, bu gizemli dünyayı algılamaya çalışırız gözlerimizle. Birisiyle gözgöze geldiğimizde de kurbanlık kuzu gibi ağlamaklı bakarız birbirimize. Hep ya birşey unuttuysam diye düşünür, ya başka belge isterlerse tedirginliğiyle yaklaşırız bankoya. Öğrencilik yıllarımda yaşadığım bu anlamsız tedirginliğin tecrübesizlikten ve parasızlıktan kaynaklandığını düşünürdüm. Yıllar geçti, iş güç sahibi olduk, belge, kaynak sıkıntısı çekmiyoruz, hala mı kalır bu eziklik şu bedende arkadaş?

Türkiye’de vize başvurusunda “şüpheli” görünmekten imtina eden arkadaşlar, bir de vatandaşı olmadıkları bir ülkeden, üçüncü bir ülkeye vize başvurusu yapmayı denesinler :) Paris’ten Amerikan vizesine, Tokyo’dan Fransız vizesine, Hong Kong’dan Kanada, Pekin’den Avusturya vizesine başvurmak gibi türlü abuk sabuk kombinasyonları tecrübe etmiş biri olarak, “şüpheli” sıfatının ne demek olduğunu çok iyi bilirim. Muhtemelen daha önce hiç Türk pasaportu görmeyen üçüncü ülke konsolosluk görevlilerinin türlü stres mülakatına maruz kalır, tüm belgelerde açık seçik yazan sorulara, “seyirciye sorma” ya da “telefon jokeri” hakları olmaksızın anında cevap vermek zorundasınızdır. Bir saniyelik tereddütte bulunursanız görevli bunu anında sezer ve işiniz uzar da uzar.

Bütün bu tecrübelerden sonra “Şüpheli” olmamak için türlü teknikler geliştirdim. Evrakların nizamından, sorun çıkartabilecekleri her türlü detaya kadar hazırlık yaparak bugün vize kariyerimin zirvesine oynadım. Romadaki İsrail Konsolosluğuna gittim.

Konsolosluğun sokağına girdiğimde normalde vize almaya giderken oluşan eziklik kendini Polat Alemdar yürüyüşüne bıraktı. “Dımdıbı dımdıbı” fon müziği eşliğinde keşke şu başvuruyu kışın yapsaydım da üzerimde bir pardesü olsaydı diye düşünmedim değil. Elçiliğe yaklaştıkça adrenalinim tavan yaptı, ilerde 3 tane iri yarı asker elleri tetikte beni kesiyordu. Ben de pis pis onlara baktım ama güneş gözlüğünden olacak göremediler. Yaklaşıp “Vize başvurum var” deyip ortalarına daldım. Tam ufalıyacam bunları baktımki saygılı çocuklar, israilli de değil, italyan askerleri. Şafak sordum ama anlamadılar sanırım. İçlerinden biri ben size kapıyı göstereyim diye, konsolosluk kısmına götürdü.

Dımdıbı dımdıbı hala kafamda, elimde tüm belgelerim var ama malum bunlar Türk düşmanı, kesssssin sorun çıkartacaklar diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Kısa bir güvenlik noktasından geçtim, çok saygılı bir görevli bana eşlik etti. Beni aptal mı sandınız buraya makine ile geleyim, osmanlı tokatım yeter!

Bankodaki bayan “hoşgeldiniz” dedi gülümseyerek. Hehh dedim kim olduğumu biliyorlar kesin araştırmışlardır bunlar bütün sülalemi, şimdi sorular başlayacak ama ben sağlam durmakta kararlıyım.

Bayan yanındaki kıza belgelerimi göstererek tek tek açıklama yaptı ibranice. Sonra bana dönüp “kusura bakmayın arkadaşımız yeni işe başladı, bu nedenle kendisine nelere dikkat etmesi gerektiğini anlattım” dedi. “Lütfen oturun Halit bey, bir daha buraya kadar zahmet etmeyin, biz vizenizi 15 dakikaya hazır edeceğiz”
Ne?, Nasıl? Hemen mi? azcık ta olsa terletmeyecek misiniz? kabul etmem arkadaş bu nasıl konsolosluk böyle! konsolosluk dediğin azcık süründürür yahu, cık cık cık ….

Bu duygu bocalaması içerisinde Israil vizemi hemen aldım. “Kesssssin beni Israil’de kıstıracaklar tek başıma, kesin bu işte bi pislik var” diye düşünmekten ise kendimi alıkoyamıyorum :)

To be continued…

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.