Bismillahirrahmanirrahim

Eski kitapları okuyanlar bilirler, evvela besmele-i şerife çekilir daha sonra Efendimize ve onun aline ve ashabına salat ve selamda bulunulur. Bizde bu sünnete binaen hürmette kusur etmeden besmele ile başlayalım istedik. Rabbim zayi ettirmesin. İlk yazım olduğu için ziyadesiyle eksikler, kusurlar, hatalar olabilir. Şimdiden affola.

Değinmek istediğim mevzu odur ki, lisan davası. Bu kıymetli ve bir o kadar da mühim olan davanın maalesef ki müdafii pek azdır. Kimse lisan üzerinde durmuyor. Buna vakit ayırmak istemiyor. Oysa konuşurken, yazarken kelimelere ihtiyaç duyuyoruz. Derdimizi anlatırken, duygularımızı anlatırken ve daha bir çok hadiseyi bu dil ile lisan ile sağlıyoruz. Demekki kelimeler hayatımızda bizim için asli unsur teşkil ediyor. Öyle ise hayatımızın her yerinde olan bu dile niçin sahip olduğu önemi vermiyoruz/veremiyoruz?

Birinci Cihan Harbiyle beraber yeni kurulan Türkiyede bir çok devrim oldu. Bunlardan biride harf inkilabı idi. Harf inkilabıyla beraber reisicumhur tarafından Türk Dil Kurumu kuruldu. Kurumun ilk genel sekreteri ise Ermeni asıllı Agop Martayan (Dilaçar) oldu. Bununla beraber laiklik ilkesiyle hareket eden bir yönetim başta olduğu için Arabi kelimelerin ve bilhassa Kuran-ı Kerimden, Türkçeye giren kelimelerin tasfiyesi hızla başlamış oldu (dönemin kaynakları ve o döneme şahitlik etmiş bir çok kimsenin eserlerinde bu hatırat mevcuttur). Elbette ki bir şeyi yok ederken yerine alternatif bir şeyi koymak gerekir. Öz Türkçe kelimelere geçiş dönemi diye adlandırdıkları bu dönemde kıymetli dilimize birçok uydurukça kelime girdi. Mana ve anlam itibariyle öncekisinin yerini tutmayan estetik ve edebi anlam itibariylede pek zayıf ve çirkin olan bir çok kelimeyi daha ilköğretim sıralarında talebelere zorla aşıladılar. Hatta bununla alakalı bir hadise var;

“şart” kelimesinin Arapça olmasından ötürü yasaklanıp yerine “koşul” kelimesi getirilince öğretmen talebelerine: Bundan sonra şart demek yasak. Artık koşul denecek, dediğinde muzib talebelerinden biri şöyle cevap vermiş; hocam, koşul demek şart mı?

Ortaya hakikaten bundan dahada feci hadiseler çıkmıştır. Fakat bizim yazımız bu hadiseleri anlatmak değildir. Peyami Safa’nın, Osmanlıca Türkçe Uydurmaca adlı eseri dikkatlice okunup tetkik edilmelidir.

Şimdi esas mevzumuza dönecek olur isek sizlere bir kaç şeyden bahsetmek isterim. Dil bir milletin istikbalidir. Zira geçmişini bilmeyen istikbalini tayin edemez. Bundan takriben yüz sene evvelki dedelerimizin eserlerini okuyamıyoruz. Bu bir milletin bağlarından koparılması demektir.

İçtimai ve tarihsel önemine değinmeden geçemiyorum. Hepsi birbirleriyle bağlantılı bu yüzden elimden geldiği kadar esas mevzuda kalmaya gayret edeceğim.

Cumhuriyetten önceki eserlerden yoksun kalmış bir millet olarak aynı zamanda dilinede pek ziyade saldırılmış ve tahrip edilmiş bir haldeyiz. Bir insan nasıl konuşursa o şekilde yaşar. Kelimeler insanın hayatına, ahlakına, adabına yön verir. İstikamet verir. Düşünme şekline tesir eder. Hakeza hiç kimse gösteremez ki bir dil konuşulduğu gibi yazılsın. Bu yalnızca bizim memleketimizde vardır. Ne Fransızca ne İngilizce ne Rusça, her birerinde yazıldığı gibi okunmayan bir çok kelime var. Bu yazıldığı gibi okunmayan kelimeler bir araştırmaya göre insan beynini tembellikten kurtarıyor ve aynı zamanda dikkatini geliştiriyor. Bunu doğru kabul eder isek bizim zihinlerimiz tembelliğe hakikaten alışmış bir halde. Zihni ve gözü tembelliğe alışmış bir milletinde hedefi feza olamaz elbette. Bu yüzden siyasi tartışmalara nispetende olsa değinmiş olduk.

Her dilin beslenmiş olduğu kaynaklar vardır. Bizim dilimiz ise dedelerimizin İslamiyetle tanışmasıyla beraber İslami kelimelerin ekseriyetle tesiri altında kalmıştır. Dile karşı yapılan bu hürmet tabii olarak yaşam şeklimizide belirlemiştir. Şimdi bizlere baskı ile öğretilen bu uydurukça kelimelerin bir membaı olmadıkça insanımızın nasıl bir şekle gireceğini kim bilebilir? Yahutta istenilen ve yapılmak istenen şey hakikaten geçmişiyle alakasını kesmiş bir medeniyet oluşturmak mı? Öyle ise yazık değil mi koskoca Osmanlı medeniyetine!

TDK’nın kurulması hakikaten güzel bir şey fakat kurumun yaptığı yalnızca dilin tahribatı olunca hüsnü zannımızı kaybediyoruz. Oysa ne faideli emeller için kullanılabilirdi!

Birkaç sual ile yazımı nihayete erdirmek istiyorum:

1- Türk dilini sadeleştirme ve tekamüle erdirme maksadıyla kurulmuş olan TDK’nın başına neden Ermeni asıllı biri getirilmiştir?

2- Harf inkilabıyla esas yapılmak istenilen maksat nedir, neye varılmak istenmiştir?

3- Uydurukça kelimelerin dilimize zorla girdirilmesiyle beraber dil zevki doruklarda olan herhangi bir eser verilebilmiş midir?

4- Hususiyle Kuran-ı Kerim’in muhtevasında olan kelimelerin çıkarılmasıyla ne yapılmak istenmiştir ve bununla beraber bu bahsetmiş olduklarından başka herhangi beynelmilel bir dil Türkçeden ihraç olmuş mudur yahutta Türkçe bu dillerden korunmuş mudur?

5- Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için yapılmış olan inkilaplardan herhangi biri bile asıl yapılmak istenen maksada ulaşabilmiş midir, ulaştı ise neticesi ne olmuştur?

Bizde 20.yüzyılın son dönem insanlarından olduğumuz için ziyadesiyle dile hakimiyetimiz pek zayıftır, bu yüzden araya karışan uydurukçalar var ise affola. Yazımın muhtevasını daha geniş tutmak isteyip buna hem zamanımın olmayışı hemde siz okuyucuları sıkmak istemeyişim ve aynı zamanda ilk olması hasebiyle (fazlaca ibtidai bir seviyede kaldığının farkındayım) şimdilik kısa keselim. Bunun üzerinde bir çok mütalaa yapılır elbette. Biz sadece bir neslin öncüleri olarak boğazımıza düğümlemiş olanları bir nebzede olsa bu şekilde çözmeyi istedik.

İnşallah vaktinizi zayi etmemişizdir. Hakkınızı helal ediniz. Selam ve dua ile.

Like what you read? Give Halit Selim a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.