Hür Esir

Biz kimiz?

Milliyetçi, ulusalcı, kemalist, turancı, ümmetçi, komünist?

Yahut dini gruplardan ele alalım:

Müslüman, hristiyan, musevi, ateist, zerdüşt ilaahir…

Ya da ırksal kökenden ele alalım:

Türk, Kürt, Laz, Ermeni, Rum, Süryani, Abaza?… Türkiye’de ve dünyada yaşayan her millet, diğer alt ve üst gruplar; her birerimiz bir gruba mensubuz. Hiçbir şeyi kabul etmiyorum diyenler dahi bir grup, bir topluluktur. Öyle ya da böyle her insan bir yere tâbidir ve tâbi olduğu fikrî düşüncenin/topluluğun gereklilikleri ne ise aidiyetini ona kanıtlamaya çalışır.

Bunu içtimai (sosyolojik) alanda tahlil edelim. İnsanlar umumi (genel) olarak bir liderin peşinden gitme heveslisidir. Misal: toplumun en küçük yapısı ve yapı taşı olan ailedir. Bu ailenin mensupları evvela büyük kim ise onu taklit ederler. İnsan büyüdükçe ve dış dünya ile alakasını arttırınca bu sefer hane hayatından ister istemez kopuyor ve ilgi ve alakasını ne celp ediyorsa ve nereye âid olduğunu hissediyorsa oraya tabi oluyor. Bu tâbi olunan üst topluluğun ismi cemaattir. Bu cemaat kavramınıda şöyle izah edelim: duygusal bir birlikteliği olan, belli bir amaç için bir araya gelen insanlar topluluğu. Bunu dini bir cemaat olarak, ideolojik bir parti olarak yahutta spor camiasında takımlar olarak düşünebilirsiniz.

Her cemaatin bir lidere ihtiyacı vardır. Ve kim bir cemaate tâbi ise aslında onun liderinede tâbidir. Ama sûni ama hakiki bir râbıta (bağ) ile tâbiyetini idame (devam) ettirir. Ve insanoğlu fıtratı gereği tâbiyetini pekiştirmek için, içinde bulunduğu cemaatin şekli nasıl ise ona uyum sağlar. En basitinden saç şekli, konuşma üslubu, kılık-kıyafet, girdiği ortamlar, yediği yemekler vs. Bu uzar gider.

Peki biz Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olarak Müslüman olarak Türk olarak neye ya da nereye tâbiyiz?

Biz kimiz?


Kıssadan hisse:

Bir gün evinin bahçesine adamın biri, kavak ağacının yanına üzüm bağı eker. Yıllarca o bağdan üzüm yer. Fakat hem bağın artık eskisi kadar güzel üzüm veremeyişinden hemde ağaca dolanmış olan bağın kavağa yük olduğu kanaatini getirerek bağı keser. Ertesi sene evinin penceresinden kavak ağacının üzerine bakan adam bağdan kalma dalların üzüm verdiğini görünce hayret eder. Ağacın en tepesinde güzel renkli diri üzümleri görünce iştaha gelir ve bütün gücüyle ağaca tırmanın. Zirveye ulaşınca bir salkım üzümü dalından koparır ve iştahla ağzına atar. Fakat o da ne! Üzümler acıdır. Bu sefer daha da hayret eder. Bunun sebebini düşünürken bir yandan da bağın kökünü arar. Meğerki kesmiş olduğu kökler kavak ağacının kökü ile kaynaşmış.

Evet, buraya kadar okudunuz. Belki bir çoğunuz bir şey anlamadı. Şimdi bu genç yazar bize neyi ima etmek istiyor diyenleriniz olabilir. Hemen mevzuya gireyim. O üzümler ne kadar diri olsa, canlıda olsalar acı idi. Çünkü köklerini kaybetmiş ve kavak ağacından besleniyordu. Kavak ağacının ihtiyacı olduğu su ile besleniyordu. Acı su ile. Bu da üzüm bağının tatlı su ihtiyacını karşılamıyordu ve acı olmasına sebebiyet vermiş.

Şimdi biz millet olarak köklerimizi nerede görüyoruz?

Kimse yalan söylemesin artık. Kendimizi kandırmayalım. Biz köklerimizi kopardık özümüzden. Belki iri bir salkım üzüm olabildik fakat tadımız acı! İçi boş bir arı kovanı. İçinde arılar var ama bal yapan arı yok!

Böyle bir millet yeniden medeniyet kurmaya kâdir midir?

Takdiri siz pek kıymetli okuyucular versin.


Bunca malumattan sonra esas mevzumuza başlıyorum.

Efendim, mevzumuz kılık kıyafet ile alakalıdır.

Maddi nizam ve intizamın olmadığı yerde muvaffakiyet beklemekte sahrada yağmur beklemek gibidir.

Pek çoğumuz eski fotoğraflara bakmıştır veyahut bir vesile ile tevafuken denk gelmişsinizdir. Lakin dikkat etti iseniz Osmanlı döneminde memurların, mekteplilerin kıyafet hususunda belli bir tertibi vardı. Hatta sadece kamu kurumlarında olanlar için değil toplumun her kesiminde kıyafet hususunda bir düzen vardı. Bir müslümanı, yahudiyi, hrıstiyanı, paşayı, sadrazamı, kadıyı, sakacıyı, asâkiri… daha pek çok kimseyi yalnızca kıyafetiyle tanıyabiliyordunuz. Rütbesine kadar ne işle meşgul olduğunu pek ala bilebiliyordunuz. Hatta bir vakıayı sizlerle paylaşmak isterim;

Malumunuz az evvel yukarıda bahsettiğim gibi, toplumlar liderlerin peşinden giderler, dedik. Şimdi dünyadaki her kesim insan nasıl süper güç dediğimiz ülkelere benzemeye çalışıyorsa eskidenden aynıydı. Günümüzdeki benzemeyi hemen anlatmak isterim. Bugün hayattaki hedeflerimiz, fikirlerimiz, yememiz ve içmemiz, izlediklerimiz, yapmak istediklerimiz ve elbette kıyafetlerimizde bile garblı memleketlerin hali üzerineyiz.

Osmanlı Devletinin en kuvvetli olduğu dönemlerde gayrı müslim tebaa aynı bugün biz nasıl garba teşbih oluyor isek onlarda tabî olarak müslüman halkına benzemeye çalışıyordu. Hal böyle iken bu haber sultana arz olunur ve hemen bir fermanla gayri müslimlerin müslüman gibi giyinmeleri yasaklanır. Bununda sebebi halkın içinden müslüman ve hrıstiyanları kolaylıkla ayırabilmek. Her hangi bir dışlama için değildir bu yapılan (nitekim Osmanlı tarihine vakıf iseniz bu ayırım asla olmamıştır). Bunun bir faydasını şöyle anlatalım; misal bir isyan olduğu zaman kimlerin bu isyana liderlik yapıldığı kolaylıkla tesbit edilebiliyordu (Ermeni, Rum, Sırp isyanları gibi).

Hatta Abdülhamid-i Sani hazretlerinin döneminde Ermenilerin İstanbuldaki bir isyanını sizlere anlatmak isterim: saraya doğru yürüyen isyancılara kolluk kuvvetleri karışmamaktadır zira Avrupalı gazeteler olayları pek farklı göstererek Osmanlıyı diplomatik olarak zor duruma sokuyordu. Ermeni isyancılar saraya doğru yürürken aynı anda davulcu isyanıda varmış. İki grubunda hedefi bir olduğu için birleşmişler. Fakat daha saraya varamadan bir davulcunun tokmağı diğer isyancılardan birine çarpar. Hafif bir arbededen sonra ortalık karışır. Davulcular ile diğer Ermeni isyancılar birbirlerine girerler. Elbette sonu Ermenilerin köteği yemeleriyle bitmiştir. Burada da Sultan Abdülhamid’in siyasi zekası ortaya çıkar. Çünkü o davulcularıda kendisi bir şekilde organize etmiştir.

Şimdi gelelim kılık kıyafete. Ne alakası var diyeceksiniz buna fakat orada bu isyancıların Ermeni’mi Rum’mu olduğunu tespit etmek için yine kıyafetlerine bakılıyordu.

Bu sadece nimetlerinden bir tanesi.

Bize ailelerimiz küçüklüğümüzden beri tertipli ve düzenli olmayı öğütlerler. Çünkü maddi düzen manevi düzeni yani iç alemimizide bir nizama getirir, düzeltir. Bugün askerler tek tiptir. Dünyanın neresinde olursanız olun, memurlar hakeza ve yakın bir zamana kadar da mekteplerimiz böyle idi. Şimdi globalleşen dünyada bir serbestlik furyası başladı. Bilhassa memleketimizde bunu pek ala fark edebiliyorsunuz.

Ahmed Rasim’in Falaka adlı eserini okursanız göreceksiniz ki Darüşşafakalılar izin günlerinde evlerine giderlerken (tabi mektep kıyafetleriyle) halk saygıyla kendilerine yol verir, parmak ile gösterirlermiş.

İran ve İngiliz filmlerinde dikkat etti iseniz mollalar üzerlerine cübbe giyerler hakeza İngilizlerde aynı şekilde cübbe giyerler. Kimin zengin kimin fakir olduğunu kıyafetlerden tahmin ettiğimiz bizler böyle bir halde tesbit etmemiz zorlaşır. Zira yapılmak istenende budur. Önyargının önüne geçip şahısları kıyafetleriyle değilde fikirleriyle dinlemeyi öğrenebilmek. Ve imkanı olmayanlar içinde kendisini ezik bir haleti ruhiyeye sokmaması içinde bir önlem elbette bu.

Peki biz bu serbestlik furyasından nasıl tesir gördük? Okullarımızda artık kıyafet serbestisi var. Müspet bir netice alınabilmiştir bilmiyorum. Hakeza şimdi devlet kurumlarınada aynı serbestlik geliyormuş. Lüzumlu bir uygulamamı bilmiyorum.

Çok mu şekilciyim sizce?

Men teşebbehe bi kavmin fehüve minhüm.
Kim ki bir kavme benzerse o kişi o kavimdendir.

Hadisi şerif.

Biz kıyafet serbestliği ile kime ve neye benziyoruz? Bu serbestlikten faydalanıp kimlere özeniyoruz?

Kadının erkeğe, erkeğinde kadına benzemesini hepimiz duymuşuzdur, kıyamet alametlerinden biridir. Kudüse gidenler pek iyi bilirler ki museviler fötr şapka giyerler. Onların dini inançlarında var bu. Peki bize cumhuriyetin ilk yıllarında neden zorla şapka giydirildi ve sırf Rize giymediği için neden gemilerle bombalandı, muasır medeniyetler seviyesine çıkmak için mi? Öyleyse biz kime benzedik o halde? Fransada kadınların pantolon giyme yasağının kaldırılmasının bir mazisi yoktur. Yakın zamanda olmuştur. Peki bunun sebebi nedir?

Şekilciyim evet! Haklısınız lakin alelade bir şekilcilik değildir bu. Bu dinimin emrettiği üzere olması gereken bir şekilcilik. Gayri müslime benzememe şekilciliğidir bu. Bu evladı fatihin olması gereken bir şekilciliğidir. Bu müslümana benzemedir.


Sürçü lisan etti isek affola. Siz pek kıymetli okuyucalara muhtevasını azaltarak ve ekstra bilgilerden ayıklayarak sıkmamaya çalıştım. Bahsettiklerimiz hedefe varabildiyse ne aladır. Üslup hatalarımızı mazur görünüz.

Köklerini doğru yere bağlayanlardan olma dileğiyle…

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Halid Selim’s story.