Çaldağı’ndan Devrime Niyetle Geçişten Bir Anadolu Dervişinin Göçmesine: Kaybımız, Özkan Safaoğlu

Tek tümcede, öldü de… Özetle anlatayım. Kaykılıp bana doğru uzandığı fiskosta bir gece yarısı bir iki biralı ya da dal gündüz Sultan Parkı’nda çay içerken bahçede çevrede insan da varken yumuşak, huzurlu hem de tutkulu bir sesle keçi sakalını sıvazlayıp eliyle para işareti yapar gibi özetleyerek “Aslında biliyor musun? İşte senden benden ibarettir; doğadan, börtü böcekten, ovadan; hepimizden yani” ve sonra berber konsoluna dikine hatta hafif çapraz üste ampul sıkar gibi genelleyerek “Hepsi bir arada, bütün vicdanlar ve canlı cansız varlıklar, öyle değil mi”. Tarif edilen bir evrenin var oluşu değil de para dağılımı ya da ampul sökme takma tarifi miydi de bu kadar rahat ve çekincesiz olabiliyordu, kimseden çekinmeden teklifsiz konuşabiliyordu?

Çok okurdu kuşkusuz ancak bazı okuduklarının rasyonellikten uzak, komplo teorileri olması beni üzerdi. Tek üzen buydu belki onunla ilgili beni ama tümünün temeli hepimize, hatta bizden önceki kuşağa belki bizden de çok yapılan kalıpsal, değiştirilemez aşılamalardı. En çok tartışma burada çıkardı ki, sırt sıvazlar gibi, sen bana güven derdi, hiç aklın alıyor mu be Atatürk gibi biri varsın da halkın çıkarını en öne koymasın? Gerçekten akıl almıyordu ama gerçeklik bu saf kalbin kaldıramayacağı en sertimizin en iyi anlayacağı da, anlamakla kendisi karşısında aslında tüm gücünü yitireceği bir dünya değil miydi? Her şeyin bedeli vardı. Kendisini bu kadar olumlu anlamış birine, çok sert bir oyun gerekliydi ama madden sert bir oyun, manen değil. Manevi oyunla alt edilemez ancak kendisi böyle bir oyuna gönüllü teslim olabilirdi çünkü.

Yine de oldu bir türlü, pankreastan gitti. Eskiden en sert Amerikan güreşine böyle derlerdi: Pankreas… Bizdeki “damardan” sözcüğü gibi… En sert olan, en iddialı, en acımasız kanserden… Ondan başkası onu yenebilir miydi ki, hepimizden ve her şeyden oluşan bahsettiği “o”, ona başka bir yazgı yazabilir, buna muktedir olabilir miydi ki? Dediğim gibi maddi sertlik de yeterli olamayınca, doğa biz sevenlerine açıktan yalvarmaya, onu bizden kalben de olsa açık açık istemeye, kendisine henüz yakıştıramadığım duygu sömürüsüne, sinir harbine kadar gitti. Kolay vazgeçemedik ondan, kolay eyvallah diyemedik, sona kalanlardandım ama bu iş bende bitmedi ki bitse kaldıramazdım.

Çocukluğumun amca denilemeyip yaşına rağmen, işte o esnekliği, asil gücü ve tazeliği nedeniyle, hep abi denilesi ömrümün sayılı gerçek ve hiç sahteleşemeyecek kahramanlarından Özkan Safaoğlu bahsettiğim…

Kıbrıs’tan açılsa sohbet Şeyh Kıprısi sahtekarını anlatsam kötü şive taklidimle de gülsen içten, küçük görmeden, samimi… Bir de onaylasan arada devam et der gibi: “Kimya mühendisiydi, hiç de cahil, meczup değildi”

Bir çay daha gelse yorsam seni kendimi kaptırıp Cübbeli Ahmet taklitlerine, canlandırmalarına, iki yüzlülüğün, cahil avının, gerçek vicdansızlığın resmini tamamlamak ister gibi… Gözlerinin içiyle gülsen…

Sona kalsa en önemlilerin… Sıra hep en son sana kalsa, soru sormak aklıma gelse ya da bende sana karşı söz bitmez de, bir türlü konu bağlansa inançlarına, 60’ına merdiven dayamış yenilikçiliğin sona kalsa… En basit ve çok kârlı uygulamadan, fiziko-kimya denklemleriyle zor çözülülür uygulayımlara, yeniliklere uzanan mucitliğin sohbetten sohbette değil, ömürden ömüre son bulmasa… Maddiyata dönünce iş hemen vazgeçsen: “Bu mudur bizim bu dünyada yapacağımız iş be Barış?”

Sen o kadar kendine özgüydün ki yalnızca biraz paylaşmak istedim acını herkesle ve samimi arkadaşın, bir başka kahraman, büyük kahraman Günay Şenoğul Abim gibi, gerçekliğin ve dürüstlüğün Son Mohikan’ı Günay Abim gibi evet, ilk gençlik yıllarımın güzelliklerinde, en güzel insanlarla özgün paylaşımlar için kalsın isterim hep size dair birikmişler bende. Çok verici olamıyorum ortalaması değmeyenlere, kusura bakılmasın bidon kafalı, göbek kaşıyan ruhlu olmaktan bu, yoksa maddi bir aşağılama yok topluma dair. Belki de gereksiz bir maddilik, eksik bir maneviyat ortalaması algıladığım herkesle ilgili. Bir toplu yükselememe hali.

Evet, sağımdaydı Çaldağı ve önümde… Bir süre sonra her yerimde oldu. Egeçep ile Turçep ile Turgutlu Yaşam-Der ile mücadele yürütüp kurtarmıştık onu sülfürik asit tesisi ve nikel madeninden. Ruhu ve bize verdiği yüce ruh körelen vicdanlara bile etki etmemize olanak vermişti mahkemede çünkü.

Yanımda yine doğa mücadelesinden Adem Abimle Manisa-Saruhanlı üzerinden Ankara-Yüksel Caddesi’ne yürüyorduk Nuriye Gülmen, Semih Özakça hocalar için ve daima zulmedilmiş Veli Saçılık kardeşimize devletçe kesilmiş kolu olmaya, halkın kendisi olarak, halkın kolu olmaya gidiyorduk. Salihli’de Belediye önünde verdi babam bana haberi on buçuk onbir sularında. Oysa yüyüyüşümüz henüz Büyükbelen’e varmış oradan devam edecekti, arabamı bir sonraki varışa bırakmaktı amaç orada olmamda.

Oysa yıldız aydınlığında asfaltta her yanım Çaldağı olmaktayken sağ yanıma karartısına seslenip yüksek sesle -Adem Abi de duydu- biz seni kurtardık, sen de bizi kurtar Çaldağı demiştim. Özkan Abim’i alma; almasın. Dört yıla yaklaşmıştı hastalığı dayanamadım küfürü bastım Çaldağı’na, hemen özür dilesem de dönmedim sözümden: Acısı son bulacaksa…

Dedim ya gece saatleriydi. Vefat sabah 9'da olmuş. İnanıyorum ki onu tutanlardan biri benim dileklerimdi. Evet sona kalmıştım teslim olmak için doğaya. Dedim ya sonuncusu olsam teslim olanların çok zor katlanırdım.

Peki ne oldu Özkan Abi: Yıldız oldu simgesellikte; yoğunlukta Çaldağı; gerçeklikte: Aslında biliyor musun? İşte senden benden ibarettir; doğadan, börtü böcekten, ovadan; hepimizden yani… Hepsi bir arada, bütün vicdanlar ve canlı cansız varlıklar, öyle değil mi?

20 Haziran 2017, Salı, 16.45, Şehzadeler, Manisa — 21 Haziran 2017, Çarşamba, 02.15, Bayraklı, İzmir

Barış Özel