Altın Günü

Photo by NeONBRAND on Unsplash

Babam, benim dudaklarımın arasından çıkmış bir baba lafını henüz duymaya fırsat bulamadan göçmüş bu dünyadan. İlk kelimemi, babamı kaybetmeden üç gün önce söylemişim. O kelimenin kutsallığından mı yoksa kaderden mi yoksa sadece bir tesadüf mü kimse bilmiyor ancak bu ölüm annemi ciddi anlamda etkilemiş.

Altın günlerine katılır, evinde sürekli birilerini ağırlarmış annem. Pastalar, börekler yapar; farklı farklı yemekler denermiş. İneklerimizle ilgilenir, tavuklarımızı besler, bağ bahçenin bakımını da yaparmış. Sabah güneş doğmadan kalkar namazını kılar sonra gece yarısı uyuyana kadar bir daha oturmazmış. Hep çalışırmış, hep çalışırmış. Babam daha uyanmadan işe başlarmış annem, babam işten geldiğinde işini bırakmazmış annem. Sabah kahvaltıyı akşam yemeği hazır eder, babamı beklermiş. Babam da benim ona baba dememi…

Sonra babam gitmiş, ben varmışım artık. Sabah daha geç uyanmaya başlamış. Önce ineklerden soğumuş, sonra tavuklardan. Önce bağlara tek başına gitmekten korkmuş sonra bahçede tek başına uğraşmaktan sıkılmış. Benle yatar benle kalkar olmuş. Ben de yaşım gereği pek de kalkmıyormuşum yerimden. Benim tembelliğim, annemin de tembelliği olmuş. Sonra, kendisinin ifade biçimiyle, yeni bir dünya ile tanışmış. Bok ve altını karıştırdığında ortaya çıkan madde bu yeni dünyayı tasvir etmek için kullanılabilirmiş, annemin deyimiyle. Altın gününe gitmez olmuş annem, pasta börek fazla yapmaz olmuş. Önce arkadaşlarından kopmuş, sonra akrabalarından, sonra da fiziksel hayattan. Yeni dünyasında, yeni hayalleriyle yaşamaya dalmış. Evden çıkmaz olmuş, güneş ihtiyacını yeni dünyasında gidermeye başlamış. Güneş en tepedeyken uyanır, suyunu içip bir kapsül besin yuttuktan sonra gözlüğünü takar ve yeni güneşlerin, yeni bir evrenin içine dalarmış. Akşam güneş battığında ise yatağa yatar saatlerce sosyal medyada takılır olmuş. Yemek yapmayı unutmuş, farklı farklı kapsüller keşfetmiş.

Sonra annem, nasıl bir duruma düştüğünü fark etmeye başlamış. Akrabalarını, arkadaşlarını, sevdiği insanları son zamanlarda hiç görmediğini fark etmiş. Bir gün hepsini eve davet edip, kendi dünyasından bahsetmiş onlara. Bir şekilde hepsini ikna etmiş. Sonra Aysel teyze, Elmas yenge, babaannem ve halam derken tüm mahalle, tüm köy bu yeni dünya ile tanışmış. Yeniden, her Salı altın günleri düzenlemeye başlamışlar.

Sıra anneme geldiğinde çok mutlu olurmuş. Bu işlerin öncüsü, pasta böreğin kraliçesi annemmiş. Öyle bir özlemiş ki arkadaşlarını, öyle bir özlemiş ki… Hem, babam gittikten sonra sürekli yenilediği dekorasyonu herkesin görmesini ve kıskanmasını istemiş. Beğeni cümlelerini kafasında kurmaya başlamış. Koltuklar öyle güzel, tablo seçimi böyle güzel, Leonardo’nun bu yorumu cidden tam olarak bu odaya yakışmış falan… Bu oda, bu ev, bu anne tüm övgüleri hak ediyormuş.

Bir Salı gelmiş, sıra annemde. Öğlen olmuş, beni uyutmuş. Takmış gözlüğünü tüm heyecanıyla; kıymalı börek yapmış, sarma sarmış, büyük demliğe çay koymuş ve “Arkadaşları davet et” butonuna basarak kabul etmiş tüm arkadaşlarını.

Ayten çevrimiçi oldu…

Aysel çevrimiçi oldu….

Zübeyde çevrimiçi oldu…

Elmas çevrimiçi oldu…

Hatice çevrimiçi oldu…

Bengisu çevrimiçi oldu….

Nurcan çevrimiçi oldu….

Şeyma çevrimiçi oldu…

Bengisu yazıyor………

Bengisu: Arkadaşlar ben daha tam çözemedim, mikrofonu nasıl açıyoruz?

Hatice yazıyor….

Hatice: Nimet, yaprak sarması çok güzel duruyor ama benim tat sensörüm servise gitti, maalesef tadamayacağım.

Şeyma (Sesli şekilde): Nimet, geçen gelişimde yaptığın laz böreğinin STL dosyasını atar mısın ben de basayım, tadı hala damağımda.

TO BE CONTINUED