Hikayesi Olan İnsanlara Giriş

Cebinde hikayeler taşıyan dostlarınız var mı? Oturursunuz, onlarla sohbete doyamazsınız. Tamam, biliyorum hepinizin bazen gırgır şamatayla, bazen diz boyu dertle hatta bazen gözyaşlarıyla çayda sınır tanımadan muhabbet ettiği eski dostları vardır. Ya da yeni biriyle tanışırsınız, anlattıkları acayip ilginizi çeker ve tekrar tekrar oturup konuşsak keşke dersiniz. Hayatlarımızı irademiz dışında ya da kendi seçtiğimiz biçimde yaşarken yaşadıklarımızı kelimelere dökerek giyindirip bir anlamda var etmeye çalışıyoruz. Geçmiş zamanı anlatmak bana göre varlığımızın onaylanmasına duyduğumuz arzumuzdur.

TESTİ METAFORU

Heidegger’ in testi metaforu biliyor musunuz? Testinin varlığı içindeki boşluğu meşrulaştırma çabasıdır diyor Heidegger. Yani o boşluğu kullanmak gerekmese testi neden var olsun ki? Tıpkı çay içmek istediğimiz bir bardak gibi, içinde yaşamak istediğimiz evlerimiz gibi ya da belki kıyafetlerimiz ve hatta bedenlerimiz gibi. Dolmak için var olan nesneler kısacası. Bedenlerimiz ruhlarımızı fiziksel dünyada somutlayan; testilerden, çay bardaklarından farksızken çoğu zaman acı çekme sebebi olabiliyorlar ve bu yolla ruhlarımıza şekil vermeye başlıyorlar.

Testinin etkinliği hiçliğindedir. Tzu

Bu kısım irade dışı yazılan hikayeler başlığı altına girecek ilk hikaye. Hayatımın ilk bölümü.

Lise yıllarına kadar aklına gelen en sıradan kız çocuğu profili nasılsa ben de öyleydim. Ne silik bir tip ne de popüler, kimsenin problemi olmadığı ama hayran kitlesi de olmayan bir 3. tekil şahıstım. O zamana kadarki hayatımdan çekip çıkaracağım tek şey çok fazla şehir gezmiş olmamdır. Babamın işi sebebiyle onlarca şehirde yaşamış ve hareket halinde olmayı karakterimin vazgeçilmez bir parçası yapmayı öğrenmiştim çoktan.

Tokat; orta okulumun bir kısmını ve liseyi geçirdiğim şehir. En sevilen dostların ve acı tecrübelerin taşrası benim için.

Ortaokuldaki ben neysem liseye başladığımda da oydum aslında. Ta ki amansız bir hastalık gelip beni bulana kadar. Ne trajik bir cümle gibi geliyor kulağa. Arada geyik yapmakta zarar görmüyorum ama bu tam olarak geyik de sayılmaz. Neyse… Bir gün boynum ağrımaya başladı yastıktan düştüm herhalde dedim, sonra kolum ağrımaya başladı serviste cam kenarına oturuyorum soğuktan arıyordur dedim ve ısrarla hastahaneye gitmedim. Derken ağrılar öyle arttı ki zaten başımı sağa sola çeviremezken çeneme de elimle destek vermeden başımı taşıyamaz oldum.

Babam o zamanlar üniversite hastahanesinde çalışıyordu, doktorlarla iyi ilişkileri vardı. Beyin cerrahisinin doğru branş olduğuna karar verdik ve sonra işler hızla değişmeye başladı :( (bu üzgün suratı çok içten hissederek koydum). Röntgendir emardır sintigrafidir ne varsa çektirip doktora gösterdik, doktorun yüzünde umutsuz ve telaşlı ifade; ‘omurganda kist var derhal iyi bir cerrah bulup ameliyat olman gerek’ dediğinde bendeki içsel tepki ‘voouuvv işte aradığım aksiyon’ olmuştu. İşte bu olay sonraları “c5 de anevrizmal kemik kisti var bende yeaa” diye önüme gelene sırıtık bir ifadeyle açıkladığım hastalığın tam teşhisini duyduğum ve hikayenin başlangıcı sayılacak olaydır. Ailemin çöküş hikayesinin başlangıcı böyle bir telaşa dayanır. “Ne yapacağız? Doktor bir hafta dedi. Nereye, kime gideceğiz?”

Gidilecek ilk yer tabiki İstanbul oldu. Canım İstanbulda beni ne acılı günler bekliyordu o zamanlar bilmiyorduk tabiki, bilsek gider miyiz? Dayımın Alman Hastahanesinde fıtık ameliyatı (Fıtık ne abi ya. Cahillik akıyormuş ama bilmiyorduk, napalım)olduğu bir beyin cerrahı varmış ona gittik muayeneye. Siz bu hastahanede olmazsınız sizi Cerrahpaşaya alalım dedi. Bu noktaya kadar bir kaç haftayı devirmiştik ve hastalıkla ilgili gevşekliklerim yerini yavaştan daha ciddi tavırlara bırakmıştı. Bu sonrasında gelecek sessizlik ve içe kapanıklığın hemen öncesiydi. Artık yataktan kalmamaz durumdaydım, şu yeşil reçeteyle verilen sinir sistemi için üretilmiş ağrı kesicilerden almaya başlamıştım. Emin ol ağrı eşiğim çok yüksektir. Ama artık ağrılar yüzünden ağlamaya başlamıştım. Kaldığım odanın inanılmaz bir manzarası vardı; deniz üstünde onlarca gemi, duruyorlardı sadece. Ben de duruyordum. 100x200 ebatındaki hastahane yatağımı gemi sayarsak 3x3 m lik bir odaya aylarca demir attım. Bir hafta içinde ameliyat olmak için gittiğim İstanbul’ da yaklaşık 6 ay bekledim. O süreçte bir biyopsi yapıldı; yüzümün sağ tarafını etkileyen bir sendroma sebep oldular. Sağ kolum felç oldu ve ben artık o ağrı kesiciden günde dört defa alsam dahi fayda etmiyordu. Okulumu ve arkadaşlarımı özlüyor olmamın verdiği acı bazen ağrılarımı unutturuyorken onlar benim için mektuplar yazıp beni neşelendirmeye çalışıyordu. Sadece onlar değil tanıdığım herkes beni neşelendirmeye çalışıyordu. Çünkü insanların gözü önünde soluyordum. Akrabalarım ziyaretime geliyor benim tepkisizliğim karşısında ne yapacaklarını bilemiyordu. Eskiden ki neşeli halimden eser kalmamış, tek oyuncağı tetris olan biri olmuştum. Yataktan hiçbir türlü kalkamıyor olmayı da artık umursamıyordum, demir atmıştım ne de olsa.

Derken 6 ay geçti ve doktorun sürekli beni tedavi etmekten kaçıyor olması bizim sabrımızı tüketti, Tokat’ a geri döndük. Cerrahpaşa’ nın sinirli hemşireleri, ütopik hastaları, hafta sonu izine çıkarsanız dönünce yatağınız kapılır türünden saçmalıklarını geride bırakmıştık. Bense çoktan hayatımın değişimini yaşamış ve Kafka’ nın böceği gibi yabancılaşmıştım, kullandığım boyunlukla yüzünden fiziksel anlamda ve de psikolojik anlamda da o böcek gibi değişiyordum. Sonunda beni odada ölü bulurlar mıydı acaba? Tedavi olamadan geçen bu sürede kist yayılmış ve bütün boynumu kaplamıştı. Tokat’ a gidip derin bir nefes alıp yeni maraton için hazırlıklara başladık. Yeni rotamız ise Ankara olacaktı.

Ankara’ ya gitmeden bir kaç ayı da Tokat’ta devirdik ama Ankara’ya ulaştığımızda işler bir derece daha yolunda gitti. En azından ameliyat olabildim. 2 kere hem de! Üstelik Cerrahpaşanın örümcekli odalarından sonra Hacettepe Hastahanesi beş yıldızlı otel konforundaydı bizim için. Bu iki ameliyatın ilki beni ayağa kaldırmadı fakat ikincisinde yerleştirdikleri protezler sayesinde artık bir derece olsun iyi hissediyordum. En büyük sorunum okula gidip arkadaşlarımla olmak istememdi. Ki bu oldukça riskli olduğu için ailem izin vermiyordu. İşte babamı hıçkıra hıçkıra ağlarken ilk o zaman gördüm. Aslında gördüm sayılmaz çünkü bakamadım, sadece duydum ağladığını. Yani aslında hiçbir şeyin düzeldiği yoktu! Önceleri oldukça güler yüzlü bir kız çocuğuydum ve ilk ameliyattan uyandırıldığımda da tebessüm edince doktorun biri “Şuna bak gözünü açar açmaz gülmeyi başarıyor.” demişti, hiç unutmuyorum. İşte günler ilerledikçe o gülen yüz soldu, soldu, soldu…Çok sonra fark edeceğim bir ruh halinin içine girmiştim fark etmeden; iyileşmek için yaşamıyordum artık. Böyle hissettiğimi iyileştikten sonra kendi kendime ‘Oha, iyileştim!’ tepkisini verince fark ettim, çünkü iyileştiğim için ciddi anlamda şaşkındım. Neyse o kısma var daha. Sessizliğimi, içe kapanıklığımı, tepkisizliğimi bazısı tefekkür bazısı küskünlük olarak yorumluyordu. Gerçeği hangisiydi ben de bilmiyorum. Ama bir sonraki aşama için hiçbir ruhsal hazırlığım yoktu. Ankara’ da da neticeye ulaşamayınca babamın bir doktor arkadaşı bizi bu sefer Çapa’daki ortopedist hocasına yönlendirdi. Gittik. Doktor 2 ay öncesinin emarına bakıyordu, yüzü asıldı. Bana ‘”Yutkunabiliyor musun?” diye sordu. “Anlamadım?” diye cevap verdim. Aslında gayet açık bir soruydu. Baktığı emar sonucuna göre yemek borusu ve nefes borusu soru işareti gibi bükülmüştü. Aslında çok etkileyici bir görüntüydü. Portakal büyüklüğünde bir top düşünün, damar damar. Gelmiş tüm boynumu istila etmiş, orayı kendine yurt edinmiş. Kendini var etmek için bana ait olan şeyleri yok etmeye uğraşıyor. Doktorun sonraki cümleleri “ Bunu Türkiye’de yapacak el yok, yurt dışında ise bir kaç merkez var, size maille bildiririm.” oldu. İşte hastalığı ilk öğrendiğim günlerdeki etkinin aynısı geliyordu, ‘yeni macera yihuu’ etkisi. Ama bu sefer yurt dışına çıkacağım! Çok heyecanlı değil mi? Bir kaç hafta önce ziyarete gelen komşunun önerdiği benim de yok canım daha neler diyerek güldüğüm yurt dışı fikri gerçek oluyordu işte.

Hikayesi olan insanları severim. Hele bir de ilk tanıştığımda anlatacak enteresan şeyleri varsa onlara yapışıp kalmak isterim. Çünkü hikayesi olan insanlar hayata karşı olgunlaşmış bir tepkisizlik içindedir. Böyle bir hayata tepkisiz kalmak ne büyük erdem, öyle değil mi? Ben bu tepkisizliğe ulaştığımda 15 yaşımdaydım. 14 yaşımda başlayan hastalıklı hikayemin ortalarındaydım. İnsanların acıyarak baktığı ama hayli popüler biri olmuştum okulumda. Ama ne insanların acıyarak bakmasına üzülüyor ne de tanınan biri olmaya değer veriyordum. Hikayenin ülke sınırları dışına taşınacak olması tanınırlığın yüz ölçümünü biraz daha genişletti haliyle. İki ihtimal vardı; John Hopkins, Amerika ve SRH Klinukum, Almanya. Bu sefer doğru olan şekilde hastahaneye değil doktora gidiyorduk. İki seçeneği teke indireceğimiz argümanımız ise çok basitti, para. Almanya seçeneği çok daha makul bir miktarda para belirtip çok daha yüksek bir başarı oranı verince tabiki Almanyadaki doktoru tercih ettik. Ama Farkında olmadan dünyanın bu konudaki, yani omurga cerrahisindeki, en iyi eli seçmişiz.

Hikayenin kalanı peri masalı gibi. Çünkü değersiz bir böcek gibi muamele eden Türk doktorları ve hastahanelerinden sonra ben diyeyim Arap emiri gibi siz diyin Amerika başkanı gibi muamele eden Alman hastahanesi benim Heidi modumu tekrar açtı. Türkiye’ den son darbeyi “Biz bu hastayı iyileştiririz yurt dışına gerek yok.” deyip beni sevk etmeyen eski doktorumdan ve üstelik bir de aylarca bekleten bürokrasiden yedikten ve yine aylarca bekleyip o sürede kistin misli misli büyümesine sebep olduktan sonra bin bir güçlükle kliniğe giriş yaptım. Şimdi size ne gibi imkanları vardı Türk bir kız çocuğu için ne mantılar haşladılar ne wafflle’ lar yaptılar tek tek anlatmayacağım. Ama insanlığın ırkla, dinle şunla bunla alakası olmadığını kimse bana anlatmadan orada öğrendim. Zira ameliyat ekibinde de Amerikalısı Brezilyalısı her türlüsü mevcuttu. Bir ameliyat olacağım diye gittiğim hastahanede 15 gün araya üç ameliyat oldum, her biri 8–12 saat arası sürüyordu. Bilen bilir bahsettiğim saatler ne kadar uzun 15 gün ise iyileşme süresi için ne kadar kısadır. Ama neşem tekrar yerine geldiği için çok hızlı iyileşiyordum ve tüm hastahane buna şaşırıyordu. Ama itiraf etmeliyim son ameliyattan sonra uzun süre kendime gelemedim ve ağrım oluyor diye yüksek dozda uyuşturucu içeren ilaçlardan istiyordum sürekli, çok güzel kafa yapıyordu. Son olarak hikayenin krem şantisi niyetine çok alakasız bir olay daha yaşandı. Hastahaneden ayrılırken girişte ödediğimiz kırk bin euronun üstüne ameliyat sayısı ön görülenin üstüne çıktığı için on beş bin euro daha istediler. Tabii bizde verecek kuruş kalmamış. Çaresizce doktora yanaştık, anlattık. Ve o doktor bizi anladı hak verdi ve tek lafıyla hastahane o borcu sildi. İnanabiliyor musun? Canım ülkem Türkiyede böyle bir şey yaşanabilir mi sence? Hayır, imm-kan-sız!


İstanbul, Ankara ve Karlsbad. üçü de kendi içinde gün gün anlatacak daha onlarca hikaye barındırıyor. Türlü türlü acı, türlü türlü heyecan. 14 yaşındaki o kız çocuğunu düşündükçe ona sarılıp teselli etmek ve “geçecek” demeyi o kadar çok isterdim ki. Aslında ertrafımda çok fazla beni seven insan vardı ama kimse geçecek diyemiyordu ya da belki diyorlardır ama ben kulak asmadığım için hatırlamıyorum. Ama geçti. 14 yaşında başladı 16 yaşında bitti. Liseye 2 sene hiç gidemedim. Ama inanmayı öğrendim. Ülkenin taşrası sayılacak bir ilden, bir memurun kızı olarak Almanya’ da bir başıma 3 ay geçirdim. Anadolu lisesinin hazırlık sınıfında da ingilizce öğrenilir, konuşuluru tecrübe ettim yabancı bir sürü arkadaşım oldu hatta onların ameliyat sonralarında onlara hemşirelik bile yaptım. Benimle aynı sıkıntılara sahip onlarca insan tanıdım. Herkesin ben dediği dünyada ne kadar küçük olduğumuzu, başkaların ne büyük dertleri olduğunu öğrenmek zorunda kaldım. Sonra her şey azalarak bitince de okuluma döndüm ve üniversiteyi kazanıp istediğim mesleği edindim. Sırtımın yarısında ve boynumda kistin yok ettiği kemikleri alıp yerine yapay eklem koydular, robocop gibiyim. Bu sebeple boynumu çeviremiyorum ve sürekli ağrım oluyor, bu tüm ömrüm boyu devam edecek bu yüzden bu durumumla barışık olmalıyım. Zaten fiziksel acılarımız ruhsal acılara kıyasla hiçbir şey değil bunu da başka hikayelerle öğrenecektim.

Hadi bu da başka bir yazının konusu olsun :)

Sevgiler