Yalnızlık vs. Kendi Başınalık

Hazel Cagan Elbir
3 min readSep 26, 2020

Varlığımın farkına vardığımdan beri “kendi başıma” kalmak ilaç gibi geliyor… Kendini dinlemek, ihtiyaçlarını belirlemek, vazgeçmek, bir girişimde bulunmak, yapacaklarını ya da yapmayacaklarını gözden geçirmek… Neyi, neden yapacağıma dair kendi kendimi sorgulamak, hiçbir ses duymadan…

Bu ihtiyacım yüzünden canım çok yandı… Bazen kimseyi beğenmediğimi düşünen insanlar çıkıp “çok uzaksın”, “var mısın, yok musun, belli değil” bile dediler… Hatta daha da ileri gidip “sen insanları küçümsüyorsun” diyenler bile oldu… Herkes kendini düşünüp, başkalarına zarar verirken, benim kendi halimde sessiz kalışım neden rahatsızlık yarattı, bunu hiçbir zaman anlayamadım. “Kendi başına” olmayı istemek neden başkalarını küçümsemek olsun, neden kimseyi beğenmemek olsun, anlam veremedim asla. O yüzden de hep suçlu gibi hissettim ve hırpalanacak açık hedef haline getirdim kendimi… İhtiyaçlarımı sahiplenmedim. Kendi başıma kalma ihtiyacımı gizlemeye çalışmak, ne kadar zor, ne kadar yorucuymuş…

Bir şeyi gizlemeye çalışmak, onu sakınmak içindir. Saklamayı gerektirecek başka şeyler de utanç duyduğumuz bir özelliğimiz ya da davranışımızdır. İnsan kendi kendine kaldığı zaman kendini iyileştirmek için çabalıyorsa bundan neden utansın. Saklamasının yalnız bir sebebi olmalı, “kendi halinde kalma” durumunu koruması! Herkesin içinde bir kale var. Bu kale bazı insanlar için perili, örümcek ağları ile dolu olabilir, kendisi bile hiç keşfetmemiştir çünkü. Bazı insanlar için de başka insanların imreneceği kadar ferah ve gerçekten nefes aldığını hissettiren, günlük yaşamın keşmekeşinden uzakta dengeyi bulduğu yer olabilir. Dışarıdan bakanların ne düşündüğünün önemsenmediği bu ikinci kaleyi en güzel şekilde döşemek, havasını temizlemek ve huzurunu korumak en asli görevimiz. Yoksa kendimize ihanet ederiz. Bu kalede kalmayı seçmek bencillik değil. Burada geçirilen zaman, bir önceki kendimizi temize çektiğimiz zaman, aslında… Aynı zamanda aileyle geçirilen vakit, vazgeçemediğin insanlarla tokuşturduğun (açık havada) bir iki kadeh şarap, attığın tavla/satranç, çevirdiğin muhabbet de olunca tam dengede/akışta olma hali… İşte, “kendi kendine kalma” durumu “yalnızlık”tan burada ayrılıyor.

“Yalnızlık”ın zihnimde yarattığı depresif olma hali. Depresif illa ki “depresyon” hali değil ama karanlık bir hal, en azından benim için. Yalnız kalmayı istemek etrafında kimse olmasını kabul etmemek ve her işi kendi kendine halletme kudretini kendinde görmek. “Kudret” ne kadar kibir dolu bir sözcük, eğer bunu söyleyen ilahi bir varlık değilse, tabi… Başkalarının yardımını kabul etmemek diğerlerinin gücünü azımsamak olmasa da karşı tarafa verdiği his çok da olumlu değil. Yalnız kalmayı seçen insan bir tek kişi için güzel beynini yorar ya da yormaz. Kendinden başka birinin ne düşündüğü çok da umrunda değildir. Dolayısıyla, empati yapması da beklenemez. West World’deki kovboy gibi gezmenin biraz maceralı olması dışında pek de bir esprisi yok…

Bu iki durumu, “kendi başınalık” ve “yalnızlık” durumlarını, içindeyken de başkalarına bakarken de çok karıştırıyoruz. Durumları sezmek yerine gözlemlemeyi tercih etsek çözmek kolay, aslında. Örnek: Adam, çok başarılı, hayatında gelebileceği en güçlü yere gelmiş, bunu yaparken ailesinden kopuk bir şekilde yaşamış… Eve gelmiş, kendini çalışma odasına kapatmış, yemeklerini odasına götürüp yemiş ya da masadaysa bile toplam beş dakika ailesinin herhangi bir ferdinin bir gün boyunca ne yaptığına kulak kesilmemiş. Ailesinin bir cümleyi duysun diye üç dört kere tekrar etmek zorunda kalmasının tek bir cevabı var; yalnız kalmayı seçen bir adam. Kendi istemezse oradan çıkamaz… Kimsenin yardımını zaten kabul edemez çünkü aslında hayatında kimse yok. Kendi başına olmaya örnekse, bu sefer bir kadın. Kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan bir genç kızın ilgi duyduğu hangi konu varsa hepsini tanımaya bilmeye açık olması. Bir hobi ya da yeni bir insan, erkek arkadaş da olabilir, derdini paylaşabileceği bir arkadaş da (erkek arkadaş da çok güzel dert dinler, sonra da onunla hayatını birleştirirse zaten :) )… Ağır eleştirilere maruz kalsa da onu nasıl çözeceğini tahlil etmek için çözüm yolları araması, “eleştirildim, bu bana nasıl yapılır?, ben mükemmelim, ben en iyiyim, ben şöyle emek verdim, böyle çabaladım”a gömülmeden bağlantı hatası nerede diye kendine bakması… Daha sıkı eleştirilere daha iyi hazırlık yapması… Onu… Kendi başınalıkta en iyi noktaya çıkarır…

En büyük zaafımız toplumun gözleri… Toplumun bitmek bilmez sözleri, eleştirileri… Toplumun ne dediğini önemsediğimiz kadar azıcık kendimizi önemsesek yalnızlık hastalığına da, diğer hastalıklara da yakalanmayız gibi geliyor bana… Ruhun bağışıklığını artırmak insanın kendi ihtiyaçlarını belirlemekten ve o ihtiyaçları gidermekten geçiyor.

Kabaca böyle ayrılır sanki bu karmaşık durumlar birbirinden… Zaten herkes zamanı gelince ölü ya da diri hayatından çıkıyor, beğen ya da beğenme en çok kendine kalıyor insan diğer herkesten başka…

Kimseyi kırmadan, eğilip bükülmeden şunu söyleyebilmek en büyük rahatlıkmış: “İhtiyaçlarım var benim, bildin mi?”

--

--