sevgi bir kadın ismidir.

Şarkıları, filmleri, kitapları, birayı, yeni aldığımız ayakkabıları seviyoruz. Şarkılar ve filmler bazen bizi üzebiliyor; bazen gerçekten yaşadığımız acı hatıralara, ayna nöronlarımızın görevlerini daha iyi yapmasına yardımcı olan, belleğimizdeki mutsuz anlara çarpmalarından, bazen ise hiç yaşamadığımız mutsuzlukları simüle edebilmemizi sağlama gücüne sahip olmalarından kaynaklanıyor bu. İkisinin sonu da koşulsuz tatmin; ya yaşadığımız acının anlaşılabilir ve bir kalıba/tanıma sığabilir olduğunu hissetmemizle benliğimize yayılan tuhaf güven duygusu, ya da tahayyül edemeyeceğimiz acıları ya da hazları hiçbir külfet altına girmeden en azından sezebilme lüksü. İkincisi biraz tuhaf ama aynı zamanda tamamen insan doğasına özgü. Gözlerine baktığımızda taş kesileceğimizi düşündüğümüz Medusa’yı yaratıp, ondan yüzyıllar boyunca delicesine korkup, diğer yandan da yapılan Medusa heykellerinin mermerden, taştan gözlerine uzun uzun bakabilmemiz gibi. Kim Ki Duk mesela, bana tam olarak bunu hissettiriyor; Medusa’nın varlığına inanıp, onunla göz göze geldiğimde taş kesilecek olmamdan korkmama rağmen, tasvirine gözümü kırpmadan bakıyorum. Korkum ve ben orada, herhangi bir gerçekliğe akmadan potansiyelimizi anlamaya, sezmeye çalışıyoruz. Yaşadığımı hissettiriyor.

Şarkıların ve filmlerin bizi üzebilmesi onları daha çok sevmemizi, onlara daha çok ihtiyaç duymamızı sağlıyor. Hangimiz üzüldüğü halde kızamayacağı, kırılamayacağı ve zarar görmeyeceği, aksine besleneceği ilişkiler kurmak istemez ki?

Peki ya Nazım’ın elma hikayesi? Onun dediklerine mi çıkıyoruz yani? Elmanın da benimki gibi hisleri olsaydı yine bu kadar “özverili” olabilecek miydim? Neden kolaya kaçıyorsun be Nazım? Bu yaptığına kelimelerin açıklarını kovalamak derler. Demezler aslında. Hiç duymadım. Şimdi ben uydurdum ama bence oldu. Ayrıca ben zaten elma sevmem, ama şeftali yemeyi severim mesela. Şeftaliyi değil, şeftali yemeyi. Çünkü canım çektiğinde şeftalim yoksa, şeftaliyi yeme düşüncesini bile sevmem. Şeftali bir arzu ve nefret nesnesine bile dönüşebilir. Hiç belli olmaz bu işler. Peki öyleyse, yalnızca benim oldukça mı severim ben?

Oysa sevdiğim hiçbir insana sahip olmak istemem. Sahip olabildiğim birini zaten sevemem.

Ne diyordu Asya; “Sevgi emekti.” Ama Asya onca emek verdiği insanı değil, onun için fedakarlık yapanı seçti. Bu hesaba göre sevgi emek değil çıkardı. Sevgi, sana iyi gelenle kötü gelen arasında bir seçim yapmaktı.

Seçim ve emek demişken; doğmak bizim seçimimiz olmasa da hayatta kalmak için çok emek veriyoruz mesela, ama çoğumuz hayatı çok da fazla sevmiyoruz. Hayatta kalmayı bu kadar istememizi açıklamaya evrimsel psikoloji yeter mi? Sanki bir şeyler, bir yerlerde eksik kalıyor; tanımlanmamış ve tamamlanmamış. Tamamlanma hissi bazen tanımlama ile geliyor. Zavallı aklımız; tanımlayabildiğimiz her şeye sahip de olabildiğimizi sanıyoruz hala. Belki de ad koymanın önemi buradan geliyor. Kahramanlık destanları, kulağımıza üç kere fısıldanan ismimiz… Bir dakika. Konu hepten dağıldı.

Van Gogh ne güzel demiş; “Hayatı sevmenin yolu birçok şeyi sevmekten geçer”. Bunu bilip yine de ölmeyi seçmiş. “Anlamak çözmeye yetmez”in yanına şunu da ekleyebiliriz belki: Bilmek, hissetmeye yetmez.

Like what you read? Give hilal güler a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.