Eskiden güneş benimdi. Ele güne yanmazdı…

Tabiiii kördük o zamanlar. Bizim olmayanı bizim zannederdik. Çünkü herşeyimizle bizim olduğunu sandığımızındık. Biz o olmuşken, onunda bizim olduğunu düşünmüştük. Gerçekten körmüşüz.

Oysa o kadarda zor olmamalı birine ait olmak, hayatını o kişiye göre şekillendirmek, hangi durum karşısında olursa olsun aklınıza ilk o kişiyi getirmek…

Ben yapabilmişken o kişi neden yapamasındı ki?

Yapar sandık. Herşeyi ile sevdiğimiz herşeyi ile sever diye düşündük. Yanılmışız.

Hiç aklımızdan çıkarmadığımızın hiç aklına gelmez olmuşuz. Farketmemiz geç oldu.

Hala bizim olmayana ait olmaya çalışıyoruz. Kendimizi bile unutup onu unutamıyoruz. Çok acı.

Bazen düşünmeden edemiyorum. Acaba ben mi abartıyorum? Aşk diye birşey aslında yok mu? Bunları ben mi uyduruyorum? Zira karşımdaki insan ısrarla inkar ediyor.

Ama sonra aklıma o mükemmel şairlerin şiirlerine konu olmuş duygular geliyor. Tabi ki var AŞK!

Nasıl olmaz? Eğer olmasa nasıl tarif edebilirdi aşkın bin bir türlü halini ‘tek Hece’ şiirinde Cemal Safi???

Ya Cahit Sıtkı? Aşk diye birşey olmasaydı kime yazardı ‘Desem Ki’yi?

Bu güzel yürekli, güzel seven insanlara rağmen kim nasıl inkar eder aşkı? Aşk diye birşey elbette var ama her yüreğe nasip olmaz işte.

Aşka erişmek için önce pervane misali yanmayı göze alabilmeli.

Aşka varmak uğruna kanatları gözden çıkarabilmeli…

Like what you read? Give Hülya Aydın a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.