İKİ EYLÜL İKİ BİN ON ALTI

İstanbul’a göçeli bir ay oldu.

-Mustafa abi göçeli iki ayı geçti-

Hala yersiz yurtsuzum.

Mihrimah Sultan’ın kucağında, yüzümde ikindi güneşiyle oturmak huzur verici evet ama gelmiyor beklenen, o halde hareket etmek lazım.

Aklımda bunlar, bi anlık kararla kalktım yerimden. İstanbul’da otobüslere binmeye dair bir çekingem var, akbil meselesi. Ya dolu değilse? Saçma ama Adapazarı gibi küçük bi yerden gelmiş biri için burada her şey çok fazla. Otobüs-akbil fobimin kaygısıyla durakları hızlıca geçip dolmuşlara yöneldim. Genç birine Çengelköy Mezarlığı’na nasıl gideceğimi sordum. Karşı soldaki minübüsleri tarif etti, iki lirayı uzatırken şoför abime beni indirmesi gereken yeri söyledim. Minübüs şoförleri benim abimdir. Severim onları. Sağ yanlarına değil de arka koltuklarına oturmayı tercih ederim. İlk cümleyi kurduğumda gözleri ışıldar hepsinin. Konuşur dururuz yol boyunca. Bu sefer şoför abimin arka koltuğuna başka biri oturmuş, ineceğim yeri duyup “ben de orada ineceğim abicim, merak etme!” diye atıldı. Bir abi daha! Eyvallah. Birlikte indik, yolu gösterdi. Selamlaşıp ayrıldık.

Epey dolandım ama şehitlerimizin kabirlerini bulamadım. Kabristanın yanlış adasına girmişim meğer. Biraz daha yürüdüm, kabristan güzelleştikçe güzelleşti… İki yanımda ağaçlar, kuşlar… Cennet bahçesi mübarek. İçimden şöyle geçirdim “bi zaman gelip çok uzun süre burada kalacağımı bilmesem, beni bırakın burada yaşayayım derdim”…

Nihayet 15 Temmuz şehitlerimizin kabirlerini buldum. Önce Halil Abi’yi ziyaret ettim. Konuştum, biliyorum dinledi. Sonra diğer şehitlerimizi… En son Mustafa Abi’nin baş ucuna geldim, oturdum, duaya durmuşken arkamdan bi ses işittim. Sese yöneldiğimde Mustafa Abi’nin eşi ve oğlunun başka bir şehidin başında dua ettiklerini gördüm. Mustafa Abi’nin yanına geldiler, selamlaştık, dua ettik. Konuştuklarımızın, gördüklerimin tamamını anlatmayacağım çünkü bir güzelliği bozmuş olmaktan çekiniyorum. Mustafa Abi’nin eşinin adını hala bilmiyorum bundan utanmalıyım ama ona halini hatırını sordum ilk. Geçen gün Üsküdar’da yanımdan hızlıca geçtiğini, acelesi varmış gibi hissedip selam veremediğimi söyledim. Hakikat öyleymiş. Mustafa Abi’ye vatandaşlık verilince evrak işlemleri başlamış. Birkaç işlem için Yunanistan’a gideceğiz, dedi. “Mustafa’ya vatan toprağından da getireceğiz”. Babasının toprağını suladı oğlu Alpaslan, baş ucundaki kabri nasıl almış gibi yaptığından bahsetti, hepimiz güldük. Şehidimizi gördüğüm rüyayı anlattım, sonra onlar anlattı. Her şeyden konuştuk. Adapazarı’ndan gelişimi, evsiz oluşumu bile… Mustafa Abi bizi dinliyor ama sessiz kalmayı tercih ediyor gibi çok neşeli, huzurlu vakit geçirdik. Sarılırken Mustafa Abi’nin eşi, cenaze günü evlerinde olduğumu söyledi. Hayır, dedim, gelemedim. Şaşırdı, çok emindi geldiğimden. Oğlu Alpaslan da gelmeyen birkaç arkadaşını görmüş cenaze günü evde. “Evimizi biliyor musun? Adresi versin Alpaslan, müsait olunca gel” dedi.

Dönüş yolunu bilmediğimi anlayınca durağa bırakmayı teklif ettiler. Zahmet olmasın, sizi yormayayım derken bindik arabaya. Çengelköy’ün içinden geçişte şehidimizin vurulduğu ağacı gösterdi oğlu. O geceden bahsederek durağa ulaştık. Dualaşıp ayrıldım yanlarından. Mustafa Abi’yi tanıyanlar onun kalbinin güzelliğini anlatıyorlar. Bir de eşini görseler! Göğsünü açıp tüm dünyayı içine alacak kadar geniş bir gönül! Müthiş bir vakar. Onu tanıdıktan sonra “şehit olamasam da şehit eşi olayım” diye dua edesim geliyor… Çünkü bir kez daha inandım ki şehitlik nasıl yüce bir makamsa şehit eşi olmak da ondan uzak değil.

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Hümeyra Büşra’s story.