Aperion #10

Hava Kokusu

Avazı çıktığı kadar bağırıyordu yine saat Farabi'nin başının ucunda. Hani istese bütün mahalleyi ayağa kaldırabilme gücüne sahip ama sanki tüm şiddetini Farabi'nin beynine çakmayı tercih ediyordu. Bir düzine horoza acı biber yedirilmişte zorla öttürülüyormuş gibi bir sesti bu odayı yıkan. Farabi üzerindeki yorganı savurarak fırladı yatağından. Bugün üzerinde fazladan birkaç fil daha vardı. Önceki gün kendisine verdiği zararların etkisi hala yerini koruyordu belli ki çünkü kafasını soğuk suya sokmasına rağmen filleri üzerinden kaçıramamıştı. Bütün ağır aksaklığıyla kıyafetlerini giydi, birkaç lokma bir şeyler attı ağzına, arada bir de saatin ikinci çığlığını susturup çantasını alıp kendisini sokağa attı. Eylül’ün son haftasına girmiştik. Hava artık iyiden iyiye soğumaya başlamış sokaklara güneşin doğuşuyla birlikte ayazı da eklemişti.

Farabi mevsim geçişlerini sevmezdi. Zaten fazlasıyla kararsızdı bide havanın kararsızlığı onu iyiden iyiye sinir ediyordu. Kalın giyinse fazla terliyor biraz ince giyinse hemen burnu akıyordu. Terlemeyi sevmediğinden burun akıntısını kabullenip ince çıkıyordu dışarıya. Burnunu çeke çeke okul yolunda ilerledi. Her adımda bilinci biraz daha açılıyor geceden kalma ağrıları tekrar hortluyordu. Başı zonklamaya başlamış onu derin huyalara sokmaya izin vermiyordu. Sokaklar olması gerekenden fazla normaldi, aynı eskisi gibi. Ne kazı çalışması, ne yürüyen iş kolikler, ne ağlayan birisi, nede dükkanların kepenkleri hareket halindeydi. Sadece Farabi ve onun yankı bulan ayak sesleri vardı. Okul alanına girdi, merdivenlerden çıkıp sınıfına vardı. Yerine oturup kafasını direk sıraya gömdü zaten daha da kaldıracak gücü kalmamıştı. Acaba ağrı kesici falan alsam mı? diye düşündü ama Farabi hap kullanmıyordu. Haplara karşı bağışıklık kazanmak istemiyordu. Gerçekten ağır bir durumda etkisi tam olsun diye hep sonralara saklıyordu ağrı kesici hakkını.

Ayak sesleri çoğaldı, homurdanmalar başladı ve zil çaldı. Sınıfta yine bir kaç kişi eksikti ama yinede iç karartacak kadar kalabalıktı. Farabi sırasında kendinden geçmişti. Peşi sıra dersler gelip geçiyor, kızlar dedikodulara doymuyor erkekler sürü gibi bir aşağı bir yukarı dolanıp duruyordu. Öğretmenler girip çıkıyor, kitaplar okunuyor, ödevler kontrol ediliyordu. 1 saat olan öğle arası herkes yemeğe koşuyor sınıf uzun bir süre Farabi ve birkaç kişiyi ağırlıyordu. Farabi'nin dünya umurunda değildi o rüyalar içinde gezinirken sınıfa uzun boylu esmer bir çocuk daldı. Sert bakışları vardı. Öğretmen masasına konuçlanmış olan Brawl’e doğru birkaç adım attı. Daha sonra Farabi'ye doğru yan bakış atıp ona yöneldi. Yakınlaşınca gözleri büyüdü. “Demek buradasın!” diye mırıldandı ve Farabi'nin dibine gelip onu bir güzel süzdü. “Daha yeni çıkmışa benziyorlar..sivriliği belli oluyor yinede…” iç sesi biraz tuhaftı bu esmer çocuğun. Sanki biriyle konuşuyor gibiydi. Tuhaflığını hemen gösterdi zaten. Farabi'nin masasına ağır bir tekme attı ve çokta ser olmayan adımlarla sınıftan çıktı. Olan bitini Brawl merakla izliyordu. Çünkü gelen çocuk kabadayıya benziyordu ona göre ve Farabi’yle kavga edecek sanmıştı. Olay çıkacak diye sevinmişti içinden -tanık bir tek o olacağı için- ama bir şey olmayınca dudak büzdü. Farabi de darbeye aldırış etmedi alışmıştı sırasına vurulmasına.

Daha bu okula başladığı ilk yılın 2 veya 3 haftasında ergenliğe girmiş avanak bir çocukla uğraşmıştı birkaç hafta. Başka bir sınıfta olmasına rağmen Farabi'nin sürekli yatıyor oluşu diğer sınıflara dedikodu olarak gitmişti ve bu avanak kendini göstermek için devamlı teneffüslerde Farabi'nin sınıfına dalıp sırasını tekmeliyordu. İnatla masayı darbeler indiriyor Farabi aldırış etmedikçe dahada sinirli vuruyordu. Masa dışında da bir yere vuramazdı çünkü kurallar gereği doğrudan temas okuldan attırıyordu ve bu avanak aslında ödleğin tekiydi. Eğer kavgaya girişirse atılırsa ailesinden çok büyük bir ceza yiyeceğini biliyordu. Kaldı ki Farabi fazlasıyla sabırlı ve şiddet istemiyordu. Gel zaman git zaman derken canına yetti. Yine masasının tekmelere maruz kaldığı bir zamanda yerinden aniden fırlayıp bu avanağın önüne dikildi. Uzun olan Farabiydi ona tepeden bakıyordu. Bakışlarını sertleştirip doğrudan gözlerinin içine baktı. Sakalları yeni yeni çıkıyordu yüzünden hafif bir kirlilik vardı ve bu durum onu biraz korkutucu yapıyordu. Farabi de bundan faydalanıp avanağı korkuttu. Arkasına bakmadan yavaş adımlarla sınıfı terk etti, o günden sonrada hiç ortalıkta görünmedi.

Öğle arası geçmiş hatta son zil çalmıştı. Farabi yine herkesten önce fırlayıp çoktan kütüphane yoluna girmişti. Biraz uzaktaydı şehir kütüphanesi. Birkaç küçük çaplı kütüphaneler ve bilgi merkezleri vardı çevrede ama Farabi en büyük olanı tercih etmişti. Eskiden de bir kaç kez uğramışlığı vardı. İnsanların uğrak noktasıydı bu kütüphane. Öğrencilerin araştırmalarını yaptığı genellikle kalabalık bir yerdi. Merkez kütüphane uzun dik sütunlarla çevrili bir yapısı vardı. Etrafında irili ufaklı heykeller, büyük bir çeşme, minyatür ağaçlar ve her zaman hakim olan Farabi'nin ne olduğunu hiç anlamadı bir kokuya sahipti bu kütüphane. Farabi girişteki kirli merdivenlerden ikişer ikişer tırmanıp geniş ladin kapıdan geçip geniş ortak kullanılan alana girdi. Kütüphanenin üyelik sistemi vardı bu alanı hem üyeler hemde üye olmayanlar kullanabiliyordu. Rahat rahat oturulması için pofuduk koltuklar konulmuştu sağa sola. Masalarda yanı başındaydı. İhtiyaç durumunda hareket edebilen tekerlekli masalarda vardı tabi. Farabi derin bir nefes aldı, koltuklara yayılmış her çeşitten insanı teker teker süzdü. Yabancılarda vardı belli. Grup halinde oturan kuzeydoğu çekikleri ilgisini çekmişti. İlk defa onları görüyordu. Annesinin anlattıkları aklına gelmişti.

“…oğlum daha ilk zamanlarda yani dünyamızda insan yaşamının başladığı devirlerde merkez kıtada yaşayan bir kabile uzun bir yolculukla Doğu Labio’ya kadar seyahat etmişler. Daha sonra da kabile içinde ayrışma yaşanmış bir kısmı kıtanın kuzeydoğusuna kaçmış. Kuzeydoğu sıcak bir iklime sahiptir haliyle yeni yaşam yuvasına alışmak zor olmuş. Güneş ışınlarına hassas olan gözlerini korunmak amacıyla kısmışlar ve hayatlarını bu şekilde devam etmişler. Tarih ve bilim araştırmacılarının söylediğine göre bu fiziksel davranış biçimi genlerine yansımış -evrilmiş- ve sonraki nesilleri kısık göz ve gözde çekik bir yapıya sebep olmuştur. Bu yüzden o soydan gelip çekik gözlü olanlara kuzeydoğu çekiği diyoruz. Tabi bunların hepsi birer teori…”

Farabi merakını giderene kadar onları izlemiş daha sonra da yanından geçmekte olan bir gence “Pardon, araştırmak istediğim bir konu var ama hangi kitaba bakmam gerektiği bilmiyorum. Burada yardımcı olabilecek biri var mı?” diye sordu hiçte titremeden. Halbuki yabancılarla konuşma onu geriyordu. Genç elinde tuttuğu açık olan kitabı yavaşça kapatıp Farabi'ye doğru döner. Neredeyse aynı boylarda esmer, siyah kısa saçları olan elips gözlüklerinin ardında mavi gözlerinden fırlayan uzun kirpikleri olan temiz yüzlü bir gençti. “Aa..evet” deyip Farabi'nin sağında kalan bir odayı işaret ederek “Şu odadaki beyefendi size yardımcı olabilir. Aradığınız şeyin ne olduğunu söylemeniz yeterli.” deyip hafifçe tebessüm etmişti. Farabi de başını eğerek “teşekkürler” deyip gencin gösterdiği odaya doğru adım atıştı. Genç kitabında kaldığı yeri açıp okuyarak uzaklaştı.

Hızla odaya yaklaşıp, çokta duyulmayan bir kaç kapı tıklatması ardından odaya daldı. Farabi bugün fazla düşüncesizdi. Kapıyı çalmak için en az bir on dakika kendisiyle tartışması gerekirdi ama paldır kuldur ilerliyordu. Masa başında oturan yaşlı sert görünüşlü bir adam karşılamıştı.

“Evet buyrun!” dedi belli etmese de içinden kızmıştı Farabi’ye.

“Efendim ben konumla alakalı bir kitap arıyorum beni size yöneltiler.”

“Bana yönlendiler ha! Kim yolladı seni buraya?” adamın her kelimesi gerginlik doluydu zaten oda da yavaştan iğrenç kokmaya başlamıştı Farabi için.

“Şurada karşılaştım esmer gözlüklü bir gençti.” dedi Farabi açık kalan odanın kapısından ortak alanı göstererek.

“Anladım…” dedi hoşuna gitmeyen bir hırıltıyla. Farabi “ne anladın acaba!” diye düşündü.

“Neydi konun? Neyi öğrenmek istiyorsun?”

“Semboller ve anlamlarını bulabileceğim bir kitap.” dedi Farabi tek nefeste, midesi bulanmaya başlıyordu kokudan. Adam masasının üzerinde kapalı duran deri kaplı koca bir defteri açıp geniş yapraklarını rüzgar oluştura oluştura çevirip Farabi'ye listelenmiş kitaplardan bir şeyler baktı. Bir ara göz ucuyla Farabi'ye bakıp onun nefesini tuttuğunu görüp tek kaşını kaldırarak “Niçin lazım bu kitap sana?” dedi aklından bir hinlik geçiriyordu ama ne gerek vardı. Farabi böyle bir soru beklemediğinden önce tekledi “Eee..şey..okulda sunum yapacağım, kültürümüzdeki sembolleri falan anlatmak istiyorum.” dedi. Adam bir kaç saniye daha bakıp tahmin olmamışa benziyordu. Daha sonra aklına başka bir şey geldi. “Heh işte buldum…EDİON SİNİTRA-SEMBOL BİLİM. Bu kitap işini görür lakin bu kitap kütüphanemizin üyeli tarafında bulunuyor. İstersen sana hemen şimdi bir üyelik açalım rahat rahat girip çıkarsın.” Dedi gözleri gülüyordu. Farabi bir şey sezmedi ama havadaki iğrenti fazla gelmeye başlamıştı ve biran önce kurtulmak istiyordu ortamdan. “Tamam, ne yapmam gerek peki?” dedi çabucak. Adam “Bilgilerini vermen yeterli.” dedi ve çekmeceden bir kağıt parçası çıkardı. Farabi bilgilerini verdi adamda kağıda,

Farabi An-Öğrenci-18 yaşında, yazdı.

“Al bunu, kartın çıkana kadar geçici olarak bunu kullanacaksın daha sonra tekrar uğra kartını vereyim.” dedi Farabi de adamın elinden kağıdı alıp kendini ortak alana attı. Tam çıkarken “3.kat sanat bölümü, kitap orada.” diye Farabi'nin duyacağı şekilde gürledi. Üyelerin giriş kapısına gidip oradaki görevliye kağıdı gösterdi. Ardından 3.kata çıkıp sanat bölümünde alfabetik dizilmiş kitaplardan Edion sinitra’yı aradı. Çok geçmeden bulup yakınındaki masaya geçip sayfaları koparırcasına çevirdi. Biranda heyecan ve merak basmıştı. Hemen ne olduğunu öğrenmek istiyordu. İçindekiler kısmında elemental semboller bölümü gözünü çarptı. O da hemen o sayfaya gitti. Bölümün ikinci sayfasında sembol arza endam ediyordu. Yukarıya bakan üçgenin ortasından geçen tabana paralel çizgili sembol. Hemen altında hava yazıyordu. “Hava mı!” Dedi Farabi “Yani ruh kökenim hava mı?” Sevinmiş hatta gereksiz yere mutlu olmuştu. Sembolü parmak uçlarıyla seviyor ona bağlanıyordu. İç sesi “ee ne olacak şimdi!” dedi haklıydı da. Ruh kökünün hava olması neye sebep oluyordu faydası neydi. Farabi sevincini azaltmadı. Kitabı pat diye kapatıp zemin kata apar topar indi. Kitabı evine götürecekti. Artık ona bağlı hissediyordu. Hemen ödünç alma yereni buldu.

“Tekrar merhaba!” dedi az önceki bilgi aldığı esmer çocuk. Farabi şaşırmıştı ama belli etmedi. “Burada mı çalışıyorsunuz, ne güzel!” dedi göz ucuylada sol göğsüne iğnelenmiş isim rozetine baktı. Clraid yazıyordu. “Evet kitapları seviyorum benim gibi kitapseverlerle konuşmak hoşuma gidiyor. Hem de meşgale oluyor.” dedi konuşmayı seviyordu belli ki hatta baya akıcı bir üslubu vardı. Farabi bir şey demeden kitabı uzattı cebine tıkıştırdığı isim kağıdını da ekledi. “Tamamdır iki hafta süreniz var. Yalnız ilginç bir kitap semboller güzel bir hobi. Bir aralar bende takılmıştım sembollere. Baya zamanımı çaldı meretler. Fazla kaptırma kendini he!” Dedi aynı konuşma hızında. Farabi genci fazla samimi buldu. Hatta birkaç dakikalık bu paylaşım hemen onu etkilemişti. Arkadaşım olabilir diye bile düşündü. Garip bir durum diye düşünürken kitabı alıp çantasına koydu ve hiç bir şey demeden kütüphaneyi terk etti. İçinden çıkmış olduğu kokudan kurtulmanın sevincini yaşarken evine vardı. Yorgundu ağrıları bir nebze azalmamıştı. Evin sessizliğine bıraktı kendini.Gölgelerin hareketi bile umurunda değildi. Odasına girdi kapıyı kapattı. Masasında açık olan kitaba baktı. Vieper kısmının altında okunabilir yeni bir metin çıkmıştı. Kocaman ruh çağırma yazıyordu.