Aperion #8

Deniz Kabuğu

Farabi geçen sefer ki gibi yürüyerek gitmeyi tercih etmişti Belkıs ablanın evine. Parası da vardı halbuki ama aklına uyku sırasında bir şey takılmıştı. Yürürken daha iyi düşündüğünü bildiğinden sokaklarda ilerledi. Farabi’nın istemsiz yaptığı bir huyu vardı. Uyku halinde çevresini dinliyordu. Bunu nasıl becerdiğini hiç çözemedi, baya uğraştı yine de uyurken duyduğu bu sesleri engelleyemedi. Ne zaman rüya adalarında seyahat etse gerçek dünyanın yankıları sularda dalgalar oluşturuyor, onun sonraki adaya geçmesini zorlaştırıyordu. Her zaman duymuyordu çevresini ama çoğunlukla anlıyordu. Yine duymuştu, sabah sınıfa giren kızların konuşmalarını ve o kızgın öğrenciyi. Sunny’e ait olduğunu bildiği ses, kendisi hakkında hoş biri demişti. Gerçekten böyle mi düşünüyordu. “Benim gibi orman kaçkını birini nasıl hoş bulur, kesin dalga geçiyordu. Keşke yüzünü görseydim, ima yaptığına kesinlikle eminim.” düşüncelere boğulmuştu yine. Sunny nin düşüncesine inanmıyordu. Hiçbir zamanda inanmayacaktı. Kendisi dışında kimsenin düşüncelerine ve cümlelerini inanmıyordu. Öz güveni yürüdüğü kaldırımın çatlaklarına yıllar yıllar önce sızmış ve orada kuruyup yok olmuştu. Ona sunulan hiçbir olumlu yargıyı kabul etmiyor aksine bunları elinden geldiğince negatifleştirip kendisine zulüm etmesine sebep oluyordu. Zihni karışan bir yün topağı olmaya koysun “ama o çocuk” diye mırıldandı. “Evet harbiden kimdi acaba? İyi susturdu sınıfı.” kendisini cevaplarcasına.

Farabi sokak sokak, cadde cadde yürüyor, yanlarından geçtiği cızırtılı insan suretlerini zihni algılamıyordu. Korna sesleri, çevresinde bulunan canlıların çıkardığı envai seslerini kulak asmadan adımlarını sessizce atıyor ve iz bırakmadan geçiyordu, temiz görünümlü pislik yuvaları olan sevimsiz kaldırımlardan. Bakışları ufkun biraz altında kalacak şekildeydi. Ne tam karşıya nede tam önüne bakıyordu. Arada kalmış ve titrekti. Tek dikkatini çeken şey ara sıra önüne düşen kuşların gölgeleriydi. Bakışlarını göğe dikip uçuşlarını pür dikkat seyrediyordu. Ah kuşlar! diyordu zihni. Aynı zamanda da Belkıs ablanın evine gidince yapacağı konuşma için hazırlanıyordu. Şey ben kitap almıştım…amca alabileceğimi söylemişti…Geçen gün…Nasıl sormalıydı, yani asıl amacı aldığı kitapları kaybettiğini yerine başka kitaplar bulduğunu ve bu kitapların garip şeylerden bahsettiğini nasıl söyleyebilirdi. Ona inanmazlardı. diye düşüne dursun farabi çoktan şehrin çöplüğünden çıkmış seyrekleşen evleri geçip hedefine varmıştı. Adımları zeminin tozunu kaldırıp onu öksürttüğünde zihni gerçekliğe geri dönmüştü.

Farabi’nin gözleri kısa süreliğine kamaşmıştı, sanki uzun bir uykudan uyanmıştı ve doğrudan güneşe maruz kalmış gibiydi. Gözlerini ovuşturup etrafına şöyle bir bakında. Belkıs ablanın evine vardığını düşünüyordu ama ortalıkta hiç bir konut yoktu. 200 metre arkasında kalan bir ev vardı ve bu evi geçen gün geldiğinde amcayla yanından geçerken görmüştü. Aynı yere gelmişti ama neden farklı bir yer imajı veriyordu. Kalbi ritmik bir saatten alarm moduna geçen bir saate adım adım ilerliyordu. Hisleri de garipleşiyor, bulunduğunu konum ona bir girdap hissi vermeye canı gönülden istiyor gibiydi. Geriye doğru yalpaladı, minik adımlardı ama ona koca vadileri aşmış gibi gelmişti. Kalbi, odasındaki kıyamet koparan saatin taklidini kahkaha atarcasına yapmaya başlamıştı. Farabi nefesi ile bu komediye dur diyebilmek için düzenli alış-veriş yapmaya koyuldu. “Nerede bu ev!” feryadı zihninin dikenli kuyularından yükselip cevap beklermiş gibi sessizliğe gömüldü. Gözleri kızarıp zaten bulanıklaşmaya meyilli olan dünyayı hepten buza çevirmişti. Adını çok iyi bildiği belki de adını koyabildiği tek duygusu olan korku, tırnak arasına batan kıymık gibi tesiri altına almıştı bedenini.

“Nerede bu lanet ev!” Ayakları birden hareketlenip Belkıs ablanın evinin olması gereken yere doğru maratona geçti. Ne güzel kokulu portakal ağacı, ne gökyüzünden kopmuşcasına duran buz mavisi duvarları ne de yoluna engel olacak çitlere rastlayamamıştı. Sadece oraya buraya dağılmış, yarısı toprak altında kalan kereste parçaları karşılamıştı onu. Burada bir şey olmuş, çevresine delice bakışlar atarken süzülüyordu korkudan mora çalan kuru dudaklarından. “Burada bir şey olmuş!” Bir evin bu kadar kısa sürede yok olması farabi'ye hiç mantıklı gelmiyordu. Molozların arasında bir şey bulmaya arzularcasına dalıp ellerine çıkık çivilerin batmasına sebep olmuştu. Farabi korkuyla hareket ederken zihni boş durmuyor zaten kitapların garip olması bu duruma fazlasıyla kabullenebilir kılıyor, diyordu. Belki de benim yüzümden, diyede dürtüyordu kalbinden. “Evet kitaplar, ben…!” Farabi biranda durdu korku bir oltaya kapılmış gibi gözden ırak bir yere süratle kaçtı. O sırada eline batan çiviyi umursamadı. Çivinin bulunduğu keresteyi tutup fırlattı. Bu durumun ve kitapların değişmesinin ortak bir sebep olduğunu düşündü. Üzerinde durdukça da mantıklı gelmeye başladı. Gözleri eski haline dönmüş dünyası buzul erime sonrası sele kurban giden bir yaratığa benzemişti. Farabi ağlıyordu. Durdu ve dizlerinin üzerine çöktü. Dizleri tozlarla arkadaşlık kurmuş hemen işi oyuna çevirip iyice kaynaşmışlardı. Gözyaşları ise toprağı iyiden iyiye dövüyordu. Toprak aşındıkça maviye çalıyordu. Toprağın rengi mi değişiyordu, hayır elbete bu şey bir deniz kabuğuydu. Aşındıkça o kabuksu yüzeyi güneşe merhaba demiş, yeni evi olan farabi’nin avucuna hemen ısınmıştı. Farabi kabuğa ıslak ıslak bakıp ayağa kalktı. Başta hafif sendelemiş ama toparlanmıştı. Adımları o moloz yığınından uzaklaştırıyordu onu. Şehrin pisliğine tekrardan kavuşmuş kontrolsüz bir biçimde evine kadar gitmişti. Aklında tek bir şey vardı, o da;Kitaplardı. Güneş o varana kadar çoktan mola vermişti. Evin önüne gelince annesinin arabasını göremeyince, “Desene dava ona kaldı.” dedi elinde salladığı anahtarla.

“İyi geceler Anne, iyi geceler baba!”

Farabi kapıyla boğuşurken karşı evden yükselmişti bu ses. Her ne kadar tanımasa da o sesin esmer çocuktan geldiğini emindi. Gözlerini devirdi dudaklarını büzdü “Saçma!” deyiverdi sonunda açabildiği kapının gıcırdaması eşliğinde. Kendini eve atarken soğukluğu iliklerine kadar hissetti. Kolay kolay soğumayan ev, havalar ılıkken nasıl bu kadar tesir etmişti ki. Farabi şaşırmıyordu başka bir gariplik diyerek mutfağa kuruyan ağzını sulamak için yöneldi. Toza bulanmış ayakkabısını çoktan çıkarıp atmış, çoraplarını da ayaklarında takılmış prangalardan kurtulurcasına çıkarıp atmıştı. Yol boyunca hissizleşen omuzları çantayı hala yok sayıyor, sol eli ise deniz kabuğunu taşımaktan açık kalmış musluk gibi terliyordu. Adımları mutfağın beyaz fayanslarına iz bırakıyordu çünkü yürümekten çorapları ayakkabısının içinde terlemiş siyah olan rengini akıtmıştı. Farabi fark etmemişti daha bu kötülüğü. Evin karanlığını mutfak lambasının düğmesine basarak kırmıştı lakin lamba çok dayanmadı ve patlayıverdi. Bu durum hiç şaşırtmadı farabi’yi. Zaten devamlı olarak mutfak lambaları patlayıp dururdu ve depoda bunun için bir düzine yedek ampul bulunurdu. Elindeki kabuğu dalgınlıkla tezgahın üstünü koyuverdi.

Farabi yerdeki izlerinin üzerinden geçip giriş holünün merdiveni altında bulunan deponun kapısını açtı. Tabi öncesinde ışığı saçmıştı her yana. Ampullerin saklandığı karton kutu boşalmıştı. “Lanet olsun! Çıkıp bir tane almak lazım şimdi.” düşüncesi eşliğinde özgürlüğünü bozan o siyah çorapları bulup ayağına geçirdi. Sağ tekini giydikten sonra sol ayak parmakları arasındaki iplikleri temizlerken dışarıdan bir kapı kapanma sesi işitti. Ardından kopuklu ayakkabının kaldırımı döven sesleri arasında şıngırdama sesleri yaklaştı dışarıdan. Kapı deliğinden bakmak için doğruldu tam o sırada anahtar deliğini hışımla giren anahtar açıverdi kapıyı. Kapının arkasındaki kişi ittirerek daldı içeriye. O sırada ayakta olan farabi'ye çarparak durdu kapı. “O ne be!” feryadı yükseldi aralıktan içeriye giren kafadan. “Anne dikkat et, başıma çarptın.” Gelen farabi'nin annesi Meryem hanımdı.

“Pardon oğlum, yatmadın mı sen daha? Kapının eşiğinde ne yapıyorsun?” cevap beklemeksizin içeriye girip kapıyı kapatıp elindeki gri naylon torbayı farabi’ye uzattı. Farabi de cevap vermeye pek tenezzül etmedi torbayı alıp içine baktı. Kutu kutu ampulleri çıkarıp şaşkın bir ifadeyle annesine baktı. “Bitmiştir diye geçerken aldım.” Dedi farabi'nin bakışını anlayarak. “Ben de onun için dışarı çıkıyordum sonuncusu bana patladı.” Sorusu cevapsız kalmamıştı Meryem'in.

“Farabi, sabah bahsettiğim dava bana kaldı. Crook evinden bildiri yazıp davanın direk bana verilmesi talep etmiş. Zaten bana verileceği belliydi ama süreci hızlandırdı. Bende eve birkaç dosyayı almak için geliyordum ki arayıp bendekiler geçersiz olduğunu yeni belgelerin şubede olduğunu haber ettiler. Ölme eşeğim ölme sabahtan beri bir mahkemeye gidiyorum bir şubeye. Diyorlar, yok bendeki dosyalar önemliymiş yok alıp gelmeliymişim. Şimdide gereksiz oldular. Vallahi ne yaptıklarını anlamıyorum.”

Farabi sadece annesinin dinliyordu zihni Belkıs abla diye bağırsa da biraz bastırmaya çalıştı. Sağ tek çorabı çıkardı torbayla birlikte mutfağa gitti. Annesinin konuşması devam ediyordu.

“Crook’u da bin defa aradım bir türlü açmadı. Sanki öldüreceğim onu. Yani kaç yıldır devam eden dava. Azıcık bilgi sunsa ölecek beyefendi. Ta en başında benden almasını biliyordu. Bide kazanacağını garanti olduğunu söyleyip kapmıştı. Sanki ben kaybedecektim.” Annenin konuşmasını sadece dinliyordu Farabi. Mutfak masasının üzerine çıkmış bir elinde eski patlak ampul diğerindeyse duya yerleştirmeye çalıştığı yenisi.

“Kalmayacaksın herhalde?” dedi Farabi aydınlığa kavuşmuş mutfak masasından inip hole çıkarak. “Hayır, müvekkilimle konuşup ona yeni bir savunma yazmak gerekiyor. Dediğim gibi bir süre eve uğrayamıyacağım. Sorun olmaz dimi!” Farabi hayır anlamında başına salladı. Meryem hanım “Sağ ol!” dedi tebessüm ederek ve kapıya tekrar uzandı. Açtı tam çıkmak üzereyken.

“Anne!”

“Efendim oğlum!”

“Şey, ben bugün Belkıs ablanın evine gittim, dünde gitmiş…”

Araya atladı “Belkıs kim oğlum?”

“Hani şu yazları evine gittiğimiz arkadaşın yok mu! Uzun boylu kumral abla. Babasıyla yaşıyordu hani.”

“Hatırlayamadım, başka biriyle karıştırıyor olmayasın?”

“Anne Belkıs abla işte şehir dışında Serioll tarafında oturuyorlar ya!”

“Tanımıyorum Belkıs falan Başka biridir o, billur teyzen var o tarafta sadece. Ee! kimse kim ne oldu peki?” Dedi biraz acelesi ve sıkkın bir şekilde.

“Yok bir şey, gittim diyecektim sadece.” Dedi Farabi Durgun bir bakışla. Zihin duvarları iyice gerilmişti. Annesinin hatırlamayışı, evin olmayışı, acaba her şey rüyamıydı dedirtti kendine. Annesini de oyalamak istemediğinden uzatmadı. Kendisi çözecekti olayı. “Neyse iyi geceler müvekkilinde başarılar.” dedi Farabi. Annesi başka bir şey olduğunu anlamıştı ama uğraşmak istemedi “İyi geceler, geçe kalma yat sende.” deyip kapıyı kapadı arabasına bindi ve uzaklaştı.

Farabi açık ışıkları tek tek kapadı, yerdeki izler çoğalmıştı ama umursamadı ve odasına kadar iz çıkara çıkara gitti. Aklı karman çorman olmuştu. Her şey fazla ürkütücü ve gereksiz yere ilgi çekiciydi. Koca ev nasıl bir günde kaybolmuştu. Annesi neden hatırlamıyordu. Kitaplar neydi? Sorular bedeninde dolaşan kırkayaklar gibiydi. Düşündükçe kafası karışıyor, elleri uyuşuyor, evin soğukluğuyla yarışacak soğukluğa ulaşıyordu bedeni. Bu ani duygu değişimleri ve bulanıklaşan dünya onun kaldırabileceği bir şey değildi. Kaldıramıyordu zaten şakaklarında sinsi bir acı doğmuş onu zorluyordu. Acıyı bastırmakta son derece yetenekli olan Farabi buna da derin bir nefes alarak çözüm bulmuştu. Odağını nefesle birlikte kitaplara çevirdi. Çünkü işlerin garipleşmesini ona bağlamıştı. Belki bu durumu çözmeme yardım eder diye düşündü odasına girerken banyoyu es geçti. Karanlık odasına geri dönmüştü her günkü gibi. Ve bir şey fark etti çantası hala sırtındaydı. Al işte sırtımda olduğunu bile unutmuşum.

Çantasını indirip içinden kitapları çıkardı. Şöyle bir baktı derin derin kapaklarına. “Bakalım bana ne anlatabileceksiniz!” dedi ve masasına oturup en üstü ki okunabilir olanı açtı.