Kendine Yazmak

Dördüncü parça

Merhaba! Kendimi yorgun hissettiğimden dördüncü parça biraz geç geldi. Çıkmak istemedi ortaya, saklanıp biraz daha büyümek istedi içimde. Bugün kendine yazmanın içimizdeki gizemler, sırlar vede dile gelemeyen tohumlarından bahsetmek istiyorum.

Neredeyse her gün farklı şeyler yaşarız. Okuyorsak ve düzenimiz ev-okul arası gidip gelmekse bile ayrıntıya indiğimizde o günün öncekilere hiç de benzemediğini görürüz. Diyaloglarımız, karşılaştığımız, duyduğumuz yeni şeyler, gözümüze çarpan görseller hafızamıza bıraktığı şeyler hep farklı sonuçlar doğurmuştur. Bazen bu farklıların sanki sıradan şeyler olduğunu düşünür üzerinde pek durmayız ama zihnimiz en küçük ayrıntıyı saklayıp beynimizin en ücra odasına tıkar. Ve saklanan bu şey(ler) bizi biz yapan birer kum tanesi haline gelir(ler). Bize, bizim bile farkına varamadığımız gizemler bahşederler.

Bu gizemler hayatımızda yaptığımız şeylerin, verdiğimiz kararların, yeteneklerimizin en küçük kök sebebidir. Ne zaman, nerede, nasıl bir şeye maruz kaldık ki bu hatırlayamayacağımız şeyler bize bu kadar etki etti. Belki hiç bilemeyeceğiz ama eğer her hangi bir şey hakkında, isteğimiz biçimde yazarsak, karanlıkta saklanan içimizde ki toz tanelerini cümlelerimiz de görebiliriz. Çünkü o cümleler zihnimizin boşaltmak temizlemek isteği odalarda kalan anılardır ve farkında olmadan bizden çıkıp somutlaşır ama bazı odalar hep kapalı hep karanlık kalır. Öyle sıkı kapanmıştır kapıları açmak istemek bile bize zarar verir. Evet bu kapıların ardında sırlar vardır.

Sırlar bize, başka birine, çevremize zarar verebilecek veya saklamak istediğimiz taşlardır. Ortaya çıkınca ya can yakar yada oyun oynamak için bir yardımcı olur. Genelde can yakar ama! Herkesin bir sırrı vardır. Dile gelmesinden korkar, içimde kalması için mücadele verir. Lakin bu taşların bir zorluğu vardır. Zamanla ağırlığı artar ve dayanılmayacak bir hale gelir. Sonunda da patlar. Yani her sır er yada geç ortaya çıkar. Sır olmak bunu zorunlu kılar.

Hadi düşünelim şuan kaç sırrınız var korktuğunuz? Kaç tanesi yılları devirmiş? Daha kaç tanesi içinize oturacak? Hiç sonu yok…Çünkü sürekli yaşıyoruz bir şeyler duyuyor, görüyor ve tanıklık ediyoruz. Devamlı maruz kaldığımız hayat bize elleriyle yeni saklı kalması gereken şeyler veriyor.

Susarız, susarız susmasına da iç sesimiz susar mı? Sırların hep sır kalması mı gerekir. Bence gerekmez! Ben onları yazıyorum, içimde kalıp patlamasını bekleyeceğime yazıp kısmı olarak gizliliğinden arındırıyorum. Sürekli içimden beni kemireceğine kağıtları kemirip canlı kalsın istiyorum. Bazılarını da olabildiğinde içime atıyorum. Yanlışlıkla dile gelmesinler diye.

Söylemek istediğimiz ama bir türlü çıkmayan şeyler var. O kadar batırmışız ki…yok, olmuyor hiçbir yere varmıyor. Özlem, sevgi, üzüntü, korku…zihnin ötesine geçemiyorlar bazen. En sevdiğimiz kişiye “Özledim!” demek sanki kocaman bir kayaymış gibi oturuyor boğazımıza. Ve gitgide büyüyüp ağırlaşıyor. Bize kendisiyle birlikte derin bir okyanusa bırakıp batmamızı bekliyor. Ve battıkça dile gelemeyen şeyler bizi sanki duygusuz bir insan haline getiriyor. Çevremiz bizi soğuk olmakla yargılıyor. Halbuki ne büyük duygular yaşıyoruz kocaman bir kaya haline gelmiş.

Bu kayadan kurtulmanın ağırlının hafifleyip tekrar nefes almamızı sağlayacak bir şey var: Yazmak! Kendine yazmak, yazdıkça kaleminle o kayayı parçalamak. Duygularını olabildiğince dökmek. Bakın geçmişe! O yazılmış şiirler, parçalanmış kayalar değilde ne?!

Kendinizi harap etmeyin, yazın yazdırın!

Anlamsızlıkla boğuşarak yazdığım yazımı okuduğunuz için teşekkür ederim.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.