
Bir Boşnak kültürü: Ölüyü beklemek / Erhan İdiz
“O yıl Saraybosna’daki okulumu bırakıp ailemin yanına döndüm. Savaş şiddetlenince Potoçari’deki kampa sığındık. Orada BM için tercümanlık yapmaya başladım. Kampta durum kötüydü. Kış olmasına rağmen insanlar sokakta yatıyor, Sırpların ablukası nedeniyle açlıktan ve hastalıktan kırılıyordu. İçeriden her gün onlarca cenaze çıkıyordu. Bölgedeki savaş gittikçe kızışıyor ve Sırplar kampa doğru ilerliyordu. BM’nin Hollandalı askerleri ise korumaları altında olduğumuzu söyleyerek bizi oyalıyordu. Silahsızlanma adına tüm Müslümanların elindeki silahlar alınmış, bir kısmı ise Sırplara bildirilerek imha edilmişti. BM, bize ulaştırılan yiyecekleri bile korumaktan acizdi. Kendilerinden yiyecek ve yardım isteyen kadınlara ise ahlaksız tekliflerde bulunuyorlardı.
Bir yaz sabahında Sırpların kampa doğru ilerlediğini gördük. Srebrenitsa düşmüş ve sıra içinde bulunduğumuz kampa gelmişti. Bosna’daki Barış Gücü’nün Komutanı Fransız General Bernard Janvier BM’nin Sırplara hava operasyonu yapmasını engelliyordu. Sırplar şehri kuşattı ve BM askerleri tek kurşun sıkmadan Boşnakları teslim etti. Üstelik kendini savunmak isteyenlere engel olup az sayıdaki silaha da el koydular. Sırp askerlerinin arasında Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’dan da askerler vardı ve kendi üniformalarını giyiyorlardı. BM’nin Hollandalı ve Fransız askerleri de bu ordunun katliam yapmasını kolaylaştırmak için elinden geleni yaptı. Sırplar silah doğrulttuğu Boşnaklara çukur kazdırıyor sonra hepsini kurşuna dizip buralara atıyordu. İşkencelerini daha ileri götürmek için cesetleri parçalıyor ve farklı çukurlara gömüyorlardı. Kampın etrafında işkencelerle inleyenlerin sesi gecenin karanlığını bastırıyordu. Bu şekilde ölmektense intihar etmeyi seçenler vardı. Buna cesaret edemeyenler ise yanındakilerden kendisini öldürmeyi istiyordu.
Ailem de Sırplara teslim edilecekler arasındaydı. Ben tercümanlık yaptığım için gitmeme izin verilmiyordu. Kardeşimi kurtarmak için adını temizlikçiler listesine ekledim. Hollandalı binbaşı durumu fark etti ve kardeşimin adını listeden sildi. Ona ne kadar yalvardıysam da beni dinlemedi. Sırplar kardeşimi götürünce annem ve babam da peşinden gitti. Onları en son otobüse bindirilirken gördüm. Tüm düşmanlıklarına rağmen hâlâ BM’nin onları koruyacağını sanıyordum.”

Hasan Nuhanoviç’in hikayesini, Potoçari kampında okuyorum. İHH’nın MotoBosna organizasyonu kapsamında motosikletlerle Türkiye’den Srebrenitsa katliamının yıl dönümü için geldik. Hasan bu kampta tercümanlık yapmış. Sırplar Srebrenitsa’yı işgal edince Boşnaklar 5 kilometre uzaklıktaki Potoçari kampına sığınmıştı. Savaştan önce Boşnakların yoğunlukta olduğu bu belde artık yüzde 95’lik bir Sırp nüfus oranına sahip. Boşnakların her 11 Temmuz’da katliamın kurbanlarını yad ettiği bu beldede Sırplar da bağımsızlığı kutluyor.
Çadırımızı katliamın yaşandığı alana kuruyoruz. Hasan’ın son kez burada gördüğü ailesi, birkaç kilometre ötede katledilmiş. Hollandalılar bir süre daha kampta kalarak kadınlar ve içki eşliğinde kutlama yapmış. Onların eğlendiği saatlerde Tuzla’ya kaçmaya çalışan binlerce Boşnak dağlarda katlediliyormuş. O günlerde ise BM dağlarda katledilen Boşnaklar için raporlara “yakınlardaki bazı patlayıcılar paniğe neden oluyor” notunu düşüyordu. Paniğe neden olduğu söylenen küçük patlayıcılar 8.372 kişiyi öldürmüştü.
Yaşadıklarından dolayı travma yaşayan Hasan ilaç içerek intihar etmeye kalkışmış fakat arkadaşları hastaneye yetiştirince tüm acılarıyla yeniden devam etmiş hayatına. Yıllar sonra annesinin katiliyle karşılaşmış ve onun devlet memuru olduğunu öğrenmiş. Hasan ailesinin vasiyetini yerine getirmiş, BM başta olmak üzere birçok yere Sırp ve Hollandalı askerlerin yaptıklarını iletmiş ama annesinin katili de dahil olmak üzere Srebrenitsa katliamının hiçbir sorumlusu hesap vermemiş.
Dolunaylı bir gece, hava serin. Şu an uzandığım yerde 22 yıl önce insanlar katliama uyanacaktı. Bunlardan biri de o zaman 5 yaşında olan Nihat’tı. Bizim gibi çadır kurup sonraki gün düzenlenecek anma etkinliğine katılmak için gelmiş. O günlerde ailesiyle birlikte Potoçari’deki kampta kalıyormuş. Nihat’ın hafızasında o günlerden geriye askerler ve babası kalmış. Bir de yürüdüğü kilometrelerce yol.

“Babam ile Tuzla’ya kaçmaya başladık. Annemin kucağında 1 aylık kız kardeşim vardı. Sırplar’ın yolları kestiğini duyunca babam dağlara yöneldi. Biz kardeşim ve annemle gidecek, o da dağlardan gelecekti. 100 kilometrelik yolun sonunda Tuzla’da buluşacaktık. Biz zor da olsa Tuzla’ya vardık. Fakat ne babam ne de diğer akrabalarım gelebildi.”
Sabah oluyor, mezarlığın karşısına geçip oturuyorum. Hemen solumda mültecilerin Sırplardan kaçıp sığındığı akü fabrikası duruyor, ardımda binlerce Boşnak’a mezar olan dağlar. Kalkıp mezarlığa doğru yürüyorum. Avrupa nasıl oldu da yanı başında böyle bir facianın yaşanmasına göz yumdu sorusu kurcalıyor aklımı. Mezarlıktaki anıta çarpıyor gözüm. Bir anne, iki çocuğuna anıtta yazan bir ismi göstermeye çalışıyor. Ben de okumaya başlıyorum: Mehmed, İzed, Mevludin, Osman… Aklıma Srebrenitsa’yı kuşatan Ratko Mladiç’in “Türkler’den intikam almanın vakti geldi.” cümlesi geliyor. Sokaklara yazılan “Türkler’e ölüm” sloganları ve Sırp ordusundaki diğer Hıristiyan askerler… Aslında her şey net: Boşnakların karşısında haçlı ordusu vardı ve tarih 800 yıl sonra yeniden tekrarlıyordu kendini.
Göğsümdeki Türk bayrağını gören bir Boşnak olduğu yerden bağırıyor: “Hey Türk! Biz ve siz biriz. Geldiğiniz için teşekkürler.” Sonra yanına gidiyorum ve sohbet ediyoruz. Adı Muhammed Hüseyin, kaybettiği babasından konuşuyoruz. En son bir sabah evden ayrılıp okula gittiğinde görmüş onu. Sonra savaş ve kayıplar…
“O zamanlar Saraybosna’da okuyordum. Babam Potoçari’den Tuzla’ya kaçanlar arasındaydı. Ormanda kaçtığı esnada mitralyöz ateşiyle şehit olmuş. 2003 yılında sadece çene kemiğini bulabildik. Şimdi her yıl bir parçası bulunuyor ve her defasında bu acıyı yeniden yaşıyoruz. Annemse saklandığı yerden tüm yakınlarının öldürülüşünü izledi. Artık o da yaşayan ölü gibi.”
Dinledikçe ağırlaşıyorum, dönüp dağlara bakıyorum. Boşnakların yıllarca sevdiklerini aradığı dağlara. Cenazeleri arayış günlerinde en büyük yardımcıları mavi kelebeklerdi. Mavi kelebekler sayesinde 300’e yakın cenaze bulunmuştu. Durum araştırıldığında bunun tesadüf olmadığı anlaşıldı. Cesetlerin, yapısını değiştirdiği toprakta farklı bir çiçek türü yetişiyor ve mavi kelebekler de bunları takip ediyordu. O günden sonra dağlarda sevdiklerini arayanları simgesi oldu mavi kelebekler.
Güneş iyice etkisini göstermeye başlayınca bir kestane ağacının gölgesine oturuyorum. Karşımda binlerce mezar taşı, yanı başımda yeni kazılmış bir mezar. 22 yıl önce ölen biri için kazılan taze mezar. Doğum tarihine bakıyorum, 17 yaşındaymış öldüğünde. Bir kadın duruyor başucunda. Yeni dikilen mezar taşını elleriyle silmeye çalışıyor.

22 yıl sonra ağabeyine ait iki parça kemik bulunmuş. Onları defnetmek için gelmiş. Diğer abisinin cenazesi bulunamamış. Dedesini, amcalarını ve dayılarını kaybetmiş bu katliamda. Yalnızca annesi kalmış geriye. Onun da yüreği elvermemiş çocuğunu gömmeye.
“İki farklı mezardan çıktı kemikleri.” diyor. “Kemik bile değil, kemik parçaları. Tuzla’ya kaçarken öldürüldü. O zaman 9 yaşındaydım, otobüslere bindirilip götürüldük. Bir daha buralara dönmedim.”
Başından beri bana tercümanlık yapan Alen anlatmaya başlıyor sonra. Srebrenitsa’dan önce kaybetmiş babasını. 2 yaşındaymış o zamanlar.
“Ömrüm boyunca bunun eksikliğini hissettim. Kimseye güvenemedim, özgüvenimi kaybettim. Hayatımda, aklımda baba diye bir kavram olmadı. Ömrüm boyunca arkama her baktığımda yalnızlığımı fark ettim. Annemle 22 yıldır mülteciler için kurulan bir kampta yaşıyoruz. Babam öldüğünden beri annem sinirli, bir türlü kendine gelemedi. Tüm bunlardan sonra şimdi Sırplarla birlikte yaşamaya çalışıyoruz fakat olmuyor. Eskisi gibi değil ve olmayacak da.”
Dokunduğunuz herkesin bir acı hikayesi var burada. Herkes birilerini, birileri ise herkesi ve her şeyini kaybetmiş. Bugün 71 kişinin cenazesi defnedilecek. İnsanlar sevdikleriyle son kez fotoğraf çekiyor. Sevdikleri, birer parça kemikten ibaret. Tabutlar incecik. Cenaze sahipleri ağlıyor. Hâlâ sevdiklerini bekleyenler de eşlik ediyor onlara. Bir ölüyü beklemek, birçok Bosnalı’nın ortak kaderi.
Adını srebren (gümüş) kelimesinden alan bu belde bir zamanlar gümüş madenleri ve şifalı sularıyla meşhurdu. Şimdiyse katliamı hatırlatıyor sadece.

Bosna Savaşı
Bosna Hersek’in 1992 yılında referandumla aldığı bağımsızlık kararını tanımayan Sırplar, Saraybosna’yı kuşattı. Üç buçuk yıl boyunca, her gün ortalama 329 bombanın atıldığı Bosna’da, 35 bini çocuk 312.000 kişi hayatını kaybetti. 2 milyon kişinin evini terk ettiği savaşta, 50 bin Boşnak kadın tecavüze uğradı, 30 bine yakın kişi de resmî kayıtlara kayıp olarak geçti. Camiler, köprüler ve pek çok tarihî eser yok edildi.
Srebrenitsa Katliamı
Bosna Savaşı devam ettiği sıralarda BM, Srebrenitsa’yı güvenli bölge ilan etti. Savaştan önce 24 bin olan kent nüfusu diğer bölgelerden gelen mülteci göçleriyle 45 bini buldu. Sırpların yiyecek girişini durdurmasıyla şehir açlığın ve hastalığın merkezi haline geldi. BM’nin Hollandalı Barış Gücü bu süreçte Müslümanların elindeki silahları “koruma” gerekçesiyle topladı. Daha sonra Srebrenitsa’yı işgal eden Sırplara teslim edilen bu Müslümanlardan 8.372’si katledildi. Katliam, 2.Dünya Savaşı’ndan sonra insanlığa yapılan en büyük suç olarak arşivlerde yer aldı. Bosna-Hersek Kayıp Arama Enstitüsü verilerine göre, 1995 yılından bu yana ülke genelinde 500'den fazla toplu, 5 binin üzerinde ise tek mezar bulundu. Öldürülen 3 bin kişinin cesedine ise hâlâ ulaşılamadı.