PAMUK ŞEKERİ BİR BULUTUN MADDESİ

Yüzümde güller açtırmak için kendimden başka bir sebebe ihtiyacım yok diyerek; araladım defterimi yine , karıştırıyorum sayfalarımı portakal rengi bir ışığın süliyetiyle.

Ve aklıma gelmişken portakalı severim , kırılınca da kurgusal bir labirentin içinde kaybolur giderim…

Değer verdiysem ender insanlara ; onlar için. ağız dolusu masallar uydurabilirim.

Çünkü ; hayatta harcadığım her kuvvetin , mutluluklara sermaye olduğunu bilirim…

Fakat siz bundan habersizsiniz , bilmiyorsunuz.

Kenarı yırtık , sayfaları kopmuş kitaplar gibisiniz işte. Elbette ağırdır yara ile yaşamak , geçmez hiç. Biraz geçmeye başlasa kaşınır kabuk bağlar sende söker kabuğu , kanını akıtırsın gönül çukuruna. Vazgeçersin bundan ya da…Ve iyileşmesine izin vermiş olursun sonra umarsızca.

İzi kalır belki teninde, belli belirsiz ufakça. Böylelikle de hatırlamazsın tutmadıkça…

Nitekim gidenlerden , kalanlardan , ölenlerden , kaybolanlardan , anlardan , anılardan , anadan , babadan , yardan kalan yegane unsurdur yara…

Yinede üzerinde tutmuş o kabuğun iyileşmesine izin vermekten başka çare yok inanın bana.

Nil nehriyse tentürdiyot, ben o çölün kurak kalan yanıyım demeyin karşımda.

Oturup şekerli ezgiler mırıldanın çocuklarla. Ya da derince bir nefes alıp gökyüzüne bakın mesela , daha iyi hissedeceksin bir sokak köpeğinin başını okşadığında…

Ve paylaştıkça büyüyecek portakal rengi ışık , neşe dolu kuyu , pamuk şekeri rengi bulut…

Bende böyleyim işte bazen güvercinlere buğday atan yaşlı bir teyze, bazen de çiçeği burnunda bir genç kız işte…