Tanrı Dünya’yı Yarattıktan Sonra Ne Yaptı?

Aciz Varlıkların, Metafizik Tartışmaları Üzerine

Bu yazı, Tanrı’dan ziyade, bizim gibi aciz varlıkların metafizik tartışmalarının sınırları ve yararları hakkında. Zira geçenlerde yazdığım Tanrı Dünya’yı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu? yazısına gelen bazı güzel yorumlardan, konunun bu tarafını tamamen atladığımı gördüm. O yorumlardan bir alıntıyla başlayalım…


1. Kısım: Metafizik Duvarının Ötesi

“İnsan zihni maalesef Zaman, Mekan ve Nedensellikten arındırılamaz. Böyle bir limite sahip işletim sistemiyle çalışan beyin ile bu formların ötesini sorguluyoruz. Neyse güzel bir tat bu.”

Başlangıç noktamız bu olmalı. Çoğu insanın bunun sadece ilk yarısını düşündüğünden, yani acziyetimize odaklandığından (burada zaman, mekan ve nedenselliğin sınırları içine hapsolmamızı kastediyorum), her türlü metafizik düşünceyi nihayetinde manasız olarak görme eğilimi ortaya çıkıyor.

Hatta bunun uç noktasında, metafizik sorgulamaların bir vakit kaybından öte, “günah” oldukları söyleniyor. Yüzlerce yıl boyunca, hemen her coğrafyada, bizim burada rahat rahat tartıştığımız soruları ebeveynlerine soran çocuklar, “aman ne meraklı şeysin öyle” diye pozitif geribildirimler almıyorlardı, gayet leziz bir dayak yiyip oturuyorlardı.

Her çocuk meraklı bir “biliminsanı” olarak doğar, toplum onu yavaş yavaş köreltir. Sorularının cevabını beraberce düşünmek yerine, soru sormamasını tembihler.

Bu yüzden, yukardaki alıntının ikinci yarısını da düşünmek önemli: “Güzel bir tat”. Nihayetinde biz neden metafizik tartışıyoruz? %100 kesin doğru bir sonuca varmak için değil, bu tadı almak için.


Kant, bu tip metafizik tartışmaları sınırlamak için antimony kavramından, yani kendi kendini yanlışlayan tezlerden bahsetmişti. Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğunu düşünüyoruz, çünkü her şeyin bir sebebi vardır. Ama her şeyin bir sebebi varsa, bu sonsuza kadar geriye giden bir zincir demek, dolayısıyla evren meydana gelmemiştir, hep vardır.

Hem kendi hem de antitezi doğru olan kavramlar, yarattıkları çelişkiler ile, düşünsel dünyamızın sınırlarını bize gösterirler (zaman, mekan, nedensellik, hep birer antimony).

Bu çelişkileri elbette daha önceki insanlar da düşünmüştü. Mesela Aristo için, evrende hareket esastı ve her hareketi, önceki bir harekete bağlıyordu. Bunun sonsuza kadar geriye gitme fikrini sevmediğinden, hepsinin başında bir “ilk hareket” olduğunu hayal etti. Daha doğrusu kendisi hareket etmeyen ama ilk harekete neden olan bir şey (unmoved mover). Daha sonra gelen Hrıstiyanlık felsefesi bunu doğrudan kendi Tanrısına bağladı kolayca: “I am the alpha and omega” (ben başlangıç ve sonum). Yahut Kuran versiyonu: “o doğmamış ve doğrulmamıştır”.

Aristo da, İncil de, Kuran da, gözlemlerden kurallar oluşturmuşlar, o kuralları idealize etmişler, fakat bu haliyle kuralların çelişki yaratacağını anlayıp, bir istisna olarak kendi tanrılarını tanımlamışlar.


Kant, bu tartışmaları sınırlamak istedi ama onun dediklerini anlayan ve aşan bizler, 250 sene sonra hala metafizik tartışıyoruz. Çünkü amacımız, zaman-mekanın içinde hapsolmuş nöron yığınımızla, 80 milyar ışık yılı çapındaki bir evreni ve onun ötesini anlamak değil. Muhtemelen bunları, bizim 20–30 sene içinde geliştireceğimiz yapay zeka da anlayamayacak. Bizi mağdur eden psikolojik etkilerden, mantık hatalarından kurtulabilirler ama yine de zaman-mekanla sınırlılar.

İşin aslı, biz yaptıklarımızı pragmatik bir amaç için yapmıyoruz; önce yapacağımızı yapıyoruz, sonra bir amaç bulabilirsek ne ala. Metafizik tartışmaları da böyle: Tanrı’yı kanıtlayacağımızdan, Big Bang’in ötesini göreceğimizden, mükemmel ahlakı bulacağımızdan filan değil, merakımızdan ve zevkimizden yapıyoruz.

Ama gerçekten de pragmatik amaçlar içeren bazı tartışmalar var ki, onlar metafiziğin alanında olmamalarına rağmen, sanki oradalarmış gibi, akılla sorgulamaya karşı bir nevi dokunulmazlık kazanıyorlar…


2. Kısım: Duvara Gelmeden

Tanrı Dünya’yı Yaratmadan Önce Ne Yapıyordu ‘ya bilerek şu şekilde başlamıştım: “Allah ne yaptı onca zaman, sıkılmadı mı diye sormuyoruz”.

Yani bu sorgulamanın odak noktası, -her ne kadar güzel bir tat verse de- öyle bir varlığın doğası değil, insanın ve toplumun tutumu. Bu yüzden bu tip tartışmalar, teolojiye hapsolmadan, esas olarak sosyoloji ve psikoloji açısından incelenmeliler, akla ilk gelecek uzmanlar o alanlardan olmalı.

Zaten bu dünyevilik yüzünden İbrahimi dinlere odaklanıyoruz. Onca değişik din var, her dinin onca değişik yorumu var, lakin toplumdaki en yaygın yorum ne?

  • Bu Dünya bizim yargılanmamız için yaratılmış bir sahne (veya simulasyon)
  • Bundan sonra bir mahkeme salonu var
  • Ondan sonra da ödül ve ceza

Yarın paralel evrenleri de keşfetsek, uzaylılarla iletişime de geçsek, bu Dünya hala geçici bir mahkeme salonu olarak yorumlanmaya devam edecek. Sadece, ortamdaki tek mahkeme salonunun bu olmadığı görüşünü ekleyecekler.

Bense kısaca diyorum ki, bu mahkeme salonu görüşü, bizim bildiğimiz bazı şeylerle uyumsuzluk yaratıyor. Bu uyumsuzluk, %100 kesinlikte bir kanıt demek değil. Sadece, çoğunluğun inandığı şekil bir Tanrı’nın ve yaratılış hikayesinin olasılığını düşürüyor ve -yazının bu kısmının temel fikri- bu metafizik bir iddia değil.


Birkaç basit örnek için, kendimize malum sorunun alternatifini soralım: “Tanrı Dünya’yı Yarattıktan Sonra Ne Yaptı?

  1. Evrenin genişlemesini izledi: Evren zaten çok büyüktü. Yani öyle böyle değil, şu ankinin trilyon x trilyon x trilyonda biri olsaydı, yine akıl almaz derecede büyük olacaktı.
  2. Zamanın akmasını izledi: Evrenin tarihi, insanlık tarihine göre manasız derecede uzun. İnsanlık tarihinin, hatta sadece yazılı tarihin dahi, İslamiyete göre yaşlı olmasını “her kavme peygamber göndermiştik” ile açıklamak daha kolay, ama “milyar yıl” ölçeğinde bekleyişler manasız.
  3. Canlıların doğup ölmelerini izledi: Herkes “dinozorların manası neydi” diye sormasını biliyor ama bu, vahşet dolu bir tablonun tek bir pikseline odaklanmak gibi (zaten dinozorlar dediğimiz tek bir tür de değil). Sayısız canlının içinde, az çok bir bilinci sahip olduğunu tahmin ettiğimiz trilyonlarca canlı doğdu, açlık çekti, birilerini öldürdü, korktu, sonra kendi öldürüldü.
  • Bunlara da bir açıklama bulmamız mümkün mü? Evet, mantığımız epey esnektir ne de olsa.
  • Bunlara biz bir açıklama bulamasak bile, sonsuz kudret ve bilgelikteki bir varlığın bizim anlayamayacağımız sebepleri olabilir mi? Elbette.
  • Bunlar, Occam’ın usturasını tatmin edici biçimde törpülüyorlar mı? Bence hayır.

Buna Kötülük Problemi serisinde de biraz değişmiştim: Yukardaki “önkabuller”, toplumlara hakim yaratılış mitlerinin olasılığını düşürüyorlar. “Yanlışlıyorlar” deseydim, metafizik bir yargıda bulunmuş olacaktım ama olasılıksal yaklaşım, işi metafizik duvarının bizim olduğumuz tarafında halletmeye çalışıyor.

Bu fikre bir paralel örnek vereyim: Dua ile birini iyileştirme fikri, kısmen metafiziktir. Yani duanın çalışma prensibi, bizim için “sihir” ile eş değer, o yüzden “dua dalgalarını spektrometrede göremedim” demenin manası yok. Fakat duanın etkisi, gözlenebilir ve ölçülebilir. Yakınları aynı hastalıktan şikayetçi bir gruba dua ettirir, diğerine ettirmezsin, sonra hastaları gözlersin (spoiler alert: placebo’nun ötesinde bir etkisi yok, yani double-blind deneylerde etkisiz).

Bu tip deneyler sonucu, duanın etkisinin varlığı %100 yanlışlanabilir mi? Hayır. Duaların neden işe yaramadığına dair bir açıklama bulmak mümkün mü? Elbette. E ama bu deney de bize bir bilgi veriyor sonuçta. Aynı deneyi, farklı gruplarla, farklı hastalıklarla, farklı ülkelerde yaparsam ve hep aynı sonuca varırsam, “dua metafiziktir, akılla anlaşılmaz” demek yerinde bir açıklama olur mu?


Son Kısım: Bu Bilgiler Gerçek Hayatta Ne İşimize Yarayacak?

Hakim yaratılış mitlerine inanmayan bir toplum daha mı iyi olurdu? Bilmiyorum. Az da olsa daha iyi olabilirdi. En azından bu gezegeni korumak için daha çok çaba gösterirdi insanlar, mesela Küresel Isınmaya karşı çıkmak, muhafazakar kimliğin bir parçası olmazdı belki Batı dünyasında.

Bu Dünya’daki haksızlıkların hesabının ahirette görülecek olduğuna inanan bir topluma göre, belki dünyevi adalete daha çok önem verirdik. Sadece ceza hukukundan bahsetmiyorum, ekonomik adaletten de bahsediyorum. Gelir adaletsizliği sıralamalarında, neden ülkelerin dindarlıklarına göre pozitif bir korelasyon yok mesela?

Bunun ruhsal bir boşluk bırakacağını da düşünmüyorum, zira ne “hakim yaratılış mitlerine inanmamak” ile “hiç bir mite inanmamak” aynı şey, ne de “hiç bir mite inanmamak” ile “hayatına anlam verecek her şeyi kaybetmek” aynı şey.


Ama benim öncelikli derdim bunlar bile değil. Varsın, bir şey farketmesin. Varsın, bir paralel evrende %100'ü animist veya Sufi (mistik) veya ateist olan bir insan ırkı da, tıpkısının aynısı sorunlarla uğraşıyor olsun. Ben yine de bu senaryoları yeğlerdim, çünkü hakim dinlerin en büyük günahı olan “tembellikten” muzdarip değiller. Bundan kastım, çocuk bir soru sorduğunda veya burada kendi çapımızda bir felsefe yaptığımızda, dönüp dolaşıp geleceğin yer, “Allah’ın hikmetinden sual olunmaz” veya “God works in mysterious ways” gibi bir duvar. Sadece metafizik konularda değil, toplumsal, siyasi, ahlaki konularda dahi merak köreltici ve teslimiyetçi “gayrı-cevaplar” (non-answer).

Daha yaratıcı hikayeleri, daha ilginç fikirleri, yahut en zoru da, “kimse bilmiyor” kelimelerini içeren mitleri yeğlerdim. Düşünsenize, önemli bir sorunuz var ve Dünya üzerinde, o soru hakkında mutlak bilgi sahibi olduğunu iddia eden tek bir kişi bile yok. Bence cennet böyle bir yer olmalı.


Yazının aslı Fularsız Entellik’te.

Email listesine üye olun, benzer içerikler doğrudan ayağınıza gelsin.

Bağış yapın çok sevdiyseniz. Zira site de, email listesi de ebediyen reklamsız.