İstanbul… Üç Hece Bir Ömür..

Size aslında bu koca şehirden uzun uzun bahsetmeyeceğim.Zaten çok sevdiğim ama artık beni tüketen bu şehrin benden neler götürdüğünü ve ne kadar eksildiğimi birazdan anlayacaksınız.

Ben küçük bir kasabada doğup büyüdüm.Mahallede en fazla iki bakkal amcanın,bir terzinin,bir okulun olduğu, toplu taşıma kavramının olmadığı, ama aksine paylaşımın ve samimiyetin bol olduğu bir yerde. Bu satırları yazarken kulağımdan eksik olmayan korna sesleri ve bir hava alayım deyip pencereye çıktığımda gördüğüm tek şeyin beton yığınları olması o günleri özlemek için yeterli sanırım.Oysa benim için korna sesi eve yeni bir misafirin gelmesi ya da babamın ilçeden dönüşü demekti küçük divandan merakla kapıya koştuğum..Büyüyene kadar da bilmezdim yeşili görmeden uyanmayı.

Çocukluğumda en sevdiğim şey haftasonunun gelmesiyle beraber köye gitmemiz sonrasında özgürce bağda, bahçede koşuşturmaktı. Kışları sadece kuzine başında kestane tadıyla yetinmek de olsa bahar ve yazları iple çekerdim.Mart’ta ağaçlar çiçeklerini göstermeye başlar,doğa tüm içtenliğiyle yeşilini sunmaya hazırlanırdı.Güneş de eksik olmazdı başımızdan sağolsun.Bahar demek benim için dedemin bahçesindeki dut ve kiraz ağaçlarının tepesinden inmemekti.Dalından tadından doyasıya yemek..Rahmetli dedemi hep bahçeye ağaç dikerken hatırlıyorum, şimdi düşününce ne yüce insandı diyorum, toprağı seven,derdinden anlayan, alınteriyle ektiği ekinin meyvesini hakeden,paylaşan…ah canım dedem şimdi görsen iki yeşile hasret, betonlar arasına hapsettiler bizi,mahsülü zamanında yemek de ne, artık ağaç meyve verse şükür ediyoruz, onun da eski bolluğu bereketi kalmamış!

Ben ağaçlardan inmeyivereyim bir de mahalledeki arkadaşlarla meyve yeme imecesi yapardık, kimin bahçesinde var ise kaldıysa tabi hop ertesi gün oraya, talan edercesine bitirene kadar.Ama en lezzetlisi evimizin avlusundaki koca armut ağacıydı, düşme pahasına da olsa tepesine tırmandığımız ve en büyük armutu yeme hevesimiz.Evimizin dört yanını sarmalayan kara üzüm salkımlarını da anmasam olmaz.Annem bağırırdı olgunlaşmadan yemeyin karnınız ağrıyacak diye.

Bir de paylaşmak vardı tabi, uzak tarladan,bağdan gelenler elmasını, eriğini getirir eve gidene kadar da yoldan geçenler nasiplenirdi sepettekilerden.Ayşe Nine vardı hiç unutmuyorum, yüz küsür yaşında göçtü bu dünyadan, son aylarına kadar da elden ayaktan iyice düşmeden önce sırtına sepetini alır, karşı bahçeye kadar gider gelirdi her gün.Ufak tefekti,diğer Karadeniz kadınları gibi çok çalışkan ve dirayetliydi, ayrıca tüm köyün ebesi olduğundan saygıdeğer bir yanı da vardı.Beni pek severdi,ben de onu ve pamuk yüreğini.Bahçede salatalıklar yeni yeni olmaya başladı mı hemen toplar getirir, İrem kızım yesin derdi,diğer elinde de tavuğun henüz yumurtladığı sıcacık iki yumurta. Şimdi anlatınca çok zaman olmuş da gidenler anılarla beraber ne çok şey götürmüşler diyorum.

Yaz aylarının vazgeçilmesi fındık ve çay hasatlarını unutmuyorum bir de..Güneş daha kendini hissettirmeden kalkılır, bir güzel kahvaltı sonrası sepetler yüklenir,içine erzak doldurulur, kara lastik giyinip, peştemaller bağlanınca ver elini fındık tarlalarının patika yolları,hani o yeşiline doyamadan seyrettiğiniz dağların dik yamaçları..yürü babam yürü..Akşam ezanına kadar buradayız, yeterli erzak ve suyumuz da tamam.Yağmur, çamur,diken,börtü böcek demeden günü bitirir, yorgunlukla beraber,emek vermiş olmanın huzurunu aynı anda yaşardık. Hem inanın bana,tüm hücrelerinizde hissederek doğayla nefes almak; ofiste dokuz on saat çalışmaya benzemez.Hele sonrasında da en iyi ihtimal bir iki saat trafikte kalıp eve tükenmiş olarak gitmeye hiç benzemez. Köyde karşılaşacağınız en yoğun trafik akşamüstü hayvanların otlamadan döndüğü saattedir, yollar onlarındır.Aracınız var ise kornanızı çalar yolun kenarına geçmelerini beklersiniz, yaya iseniz onlarla beraber salına salına gidersiniz.Ayrıca ben akşama kadar tarlada çalıştıktan sonra indiği vakit köy düğününde saatlerce horon edenleri de çok iyi bilirim. Yani doğa sizi yormak yerine hep besliyor,zinde tutuyor ve her gün yeni bir güzellikle tazeliyor.

Ee ben böyle anlatınca yaz hemen bitti sanki ama her günün akşamı demlenen sıcak çayın tadından da bahsetmem lazım.Çayın bizde öğünü yoktur,yok ben çok içtim bunu da içmeyeyim diyene rastlamadım hiç.Ve benim için en güzel çay saati de köpeğimiz Çakır’ın dizlerime yatıp tüm akşam sessizliğimi paylaştığı zamanlardı.Sevecenliği ile tüm yorgunluğumu bana unuttururdu.Bazen bana akşamları arkadaşlarla toplanıp şarkılar söylediğmiz Serender altında eşlik eder, bazen de geceleri eve dönmemi beklerdi.Sabah da onun sesiyle uyanırdım..Oysa şimdi biricik arkadaşım da çoğu şey gibi anılarımda kaldı.

On sekiz yaşıma kadar tüm yazlarım,haftasonlarım böyle güzel geçti.Sonrasında ise üniversite macerası ile başlayıp iş hayatıyla devam eden süreçte büyükşehirlerde kayboldum..Ama hep hatırımda ve özlemimdedir köyüm.İlk fırsatta da tıpkı kuzenim llkay’ın yaptığı gibi İstanbul’dan tası tarağı toplayıp her sabah o yeşillikte uyanacağım (http://www.booking.com/hotel/tr/meroli-pansiyon-amp-yoresel-tatlar.tr.html )

Şimdilik bu puslu şehirden o maviliğe selam ediyorum, ama yakındır kavuşmamız bilesin…

Image for post
Image for post
Image for post
Image for post
Image for post
Image for post

Written by

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store