“Kuvvet” merkezli değil, “Rahmet” merkezli bir tanrı tasavvuru

Kur’an Allah’ı, el-Kerîm, el-Ekrem, el-Hayr, er-Rahmân, er-Rahîm, el-Vedûd, el-Ğaffâr, el-Ğafûr, eş-Şekûr, el-Hafîz gibi, hepsi de olumlu ve tecellileri insanın hayrına ve yararına olan sıfatlarla tanıtır.

Allah’ın “erdemli” bir Allah olduğunu özellikle vurgulamanın özel bir manası olmalı. Bir mucize-i bâkî olan Kur’an’ın nazmında hiçbir tesadüf olmadığı gibi, bu konuda da bir tesadüf yoktur. Kur’an’ın Allah’ı nasıl tanıttığının ikisi bilinen, biri ise pek üzerinde durulmadığı için sükût geçilen üç nedeni vardır.

1. İnsana Allah’ın sonsuz ve sınırsızlığını hatırlatmak.

2. İnsana kendi nefsinin ise sonlu ve sınırlılığını hatırlatmak.

3. Kur’an’ın indiği çağda doğuda veya batıda müntesibi bulunan bazı yanlış Allah tasavvurlarını reddetmek.

Bilinen bir hakikattir ki Kur’an’ın indiği bölgenin insanı, dünyada bilinen ne kadar inanç varsa hepsinin etkisine şu veya bu ölçüde açıktı. Zira Mekke ve civarı her hangi bir küresel gücün egemenliği altında değildi. Bu, bölge insanını yekpare bir inancın müntesibi olmaya zorlayan mücbir bir sebebin yokluğu anlamına geliyordu. Mekke’nin Baharat Yolu üzerindeki ana ticaret merkezi olması, Mekkelileri, tüm inançları ticaret vasıtası olarak görmeye itmişti. Mekkelilerin 360 putu Kâbe’ye koymalarının başka bir izahı yapılamazdı.

Kur’an’ın nazil olduğu çağın insanları, her şeyin merkezine “gücü” koyan bir zihniyete sahipti. Bu zihniyet tüm farklılıklarına rağmen inançları da etkiliyordu. Bir Müşrik, bir Yahudi, bir Hıristiyan ve bir Sabii’nin Tanrı tasavvurlarındaki tek ortak nokta “güç ve kudret” merkezli bir tanrıydı. Hatta denilebilir ki, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi Tanrı merkezli, Budizm, Taoizm ve Animizm gibi tabiat merkezli, Yunan dini gibi insan merkezli ve Zerdüştlük, Mekke Müşrikliği, Hermetizm ve Şamanizm gibi bunların karışımı olan inanç sistemlerinin tamamının ortak noktası, akidenin merkezine “güç” ve “kuvvet”i koymalarıydı.

Mesela Müşrikler Allah’ı gücün simgesi olan “erkek” olarak tasavvur ediyorlar, bu nedenle putları “Allah’ın haremi” olarak telakki ediyorlardı. Yahudilerin Tanrı tasavvurunun en belirgin özelliği “şiddet” ve “kudret” vasıflarıydı. Hıristiyan tasavvurunda Tanrı gücü temsil eden “Baba” ile özdeşti. Sabii’nin taptığı yıldızlar Tanrı’nın gücünü temsil ediyordu. Bütün bunlar, bir yerde Tanrı’nın gücüne tapıyorlardı.

Aynı yanlışı resmi tezi temsil eden bazı kelamcıların savunduğu Allah tasavvurunda da görürüz. Ellerinden gelse, besmele’yi “Rahmân ve Rahîm” esmasıyla değil “Kahhâr ve Cebbâr” esmasıyla çekeceklerdir. Güç merkezli bir Allah tasavvurunu her şeyin üstünde tutan kelamcılar, Allah’ın güç ve kudretini isbatı kendilerine bir numaralı ilahiyat problemi olarak seçmeleri, onların içine düştükleri derin tenakuzun göstergesidir. Zira bir yandan Allah’ın kadir-i mutlak olduğuna inanmaktalar, öte yandan ise Allah’ı kendi hakkını korumaktan aciz gibi görüp ilahi kudretin elden gittiği telaşına kapılmaktalar. Bu kelami çizginin neticesinde, güç ve kudretinden dolayı kulluk edilen bir Allah tasavvuru İslam ümmetinin baskın tasavvuru haline gelmiştir.

- Allah’a kulluk etmekle, Allah’a gücünden dolayı kulluk etmek aynı şey midir?

- Değildir. Kulluğu kölelikten ayıran fark burada saklıdır. Köle ile kul arasındaki fark şudur: Köle efendisine gücünden dolayı kölelik yapar. İradesini eline aldığında yapacağı ilk iş kölelikten vazgeçmektir. Fakat kul Allah’a kulluğu gücünden dolayı değil Allah ile arasındaki sevgiden dolayı yapar.

- Kur’an’ın yanlış bir tasavvura müdahalesinin sebebi, o tasavvurun hayattaki karşılığı olan fiili yanlışların önünü kesmektir. “Kuvvet” merkezli bir Tanrı tasavvuru, hayatta hangi fiili yanlışa karşılık gelmektedir?

- “Kuvvet” merkezli bir Tanrı tasavvuru, kuvvet merkezli bir dindarlık üretmektedir. “Güç ve kuvveti” merkeze alan bir dindarlığın en büyük zaafı, “güç ve kuvvete” kutsallık kazandırması, tüm dini faaliyetlerin merkezine “güç ve kuvveti” koymasıdır. Bu ise şu silsile yanlışlara yol açmaktadır:

1. Güç ve kuvvet merkezli bir Tanrı tasavvurunun mü’minleri, farkında olarak veya olmayarak, güç ve kuvvete kutsallık atfetmekte, bu da onları iktidar ve otoriteye boyun eğmeye yatkın hale getirmektedir. Bu Allah’a “kulluğun” yerine “köleliği” koyan bir tasavvurun tabii sonucudur.

2. Bu durumun farkına varan iktidar ve otorite sahipleri, böyle bir dindarlığı istismar etmektedir. Bu da cemiyetteki güç tutkusunu ve güç tutkunlarını tahrik etmektedir. Şefkat ve merhamet ehlinin yerini, güç ve kuvvet tutkunları almaktadır.

3. Güç ve kuvvet merkezli bir Tanrı tasavvurunun mü’minleri, baba, koca, hoca, patron, amir, yönetici vb. gibi otorite kullanacak bir konuma geldiklerinde, astlarıyla ilişkilerinin merkezine “şefkat ve merhameti” değil de, “güç ve kuvveti” koymaktadırlar.

4. Böylece, tüm toplumda tepeden aşağıya içtimai ilişkiler “güç merkezli” hale gelmekte, güç ve kuvvet uygulamak otorite olmanın meşru aracı sayılmaktadır.

30. 10.2012

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.