Üç Üstad

Ah, ne kadar zor mutedil olmak! “Denge”, altın kural. Hatta, ilahî bir lütuf. Alemlere nur olan Kur’an, bunun için ümmet-i Muhammed’i “vasat ümmet” olarak niteler. Alemlere rahmet olan Nebi, bunun için “Aşırı gidenler helak oldu” der.

En yaygın dengesizlik, öncü insanlar konusunda yaşanan dengesizliktir. Genellikle sevenleri ifrata, sevmeyenleri tefrite sapar. Öncüler konusundaki dengesizliğin sebeplerinden birincisi, seçip ayıran “mümeyyiz akla” sahip olamamaktır.


Mümeyyiz akla sahip olamayanlar “müşevveş akla” sahiptirler. Kafaları hakikat konusunda karışık, karmaşıktır. Hadler ve hudutlar birbirine karışmıştır. Ölçme ve değerlendirme konusunda ellerinde doğru bir “mizan” yerine, “nalıncı keserleri” vardır. Sevdiklerini ölçüsüz ve mizansız severler. Sevmediklerine ölçüsüz ve mizansız yaklaşırlar.

Dengesizler, elmayı seven cinsindense, yandınız. Size sadece elmayı sevdirmeye çalışmazlar, kurdunu da sevmeniz için bin dereden su getirirler. “Yahu, elmayı seviyorum diye, kurdunu da sevmek zorunda mıyım?” itirazınız işe yaramaz. Başlarlar elma kurdunun kerametlerinden dem vurmaya. Eğer elmayı sevmeyen cinsindense, yine yandınız. Bir kasada bir tane kurtlu elma gördüklerinde, koca kasayı çöpe boşaltmanız için başınızın etini yerler. “Bari kurtlu olanı at, diğerlerinin suçu ne?” uyarınız kâr etmez.

Bu iki tavrın da yanlış olduğunu, birinin ifrat, öbürünün tefrit olduğunu, bu ikisinin birbirini beslediğini anlatamazsınız. Mesela, çağırıp deseniz ki; “Sen bir bebeği altı pis diye, kirli beziyle çöpe atan bir anne görsen, ne yaparsın?” Veya: “Sen bebeğini bağrına bastığın gibi, çişli bezini de bağrına basar mısın?” Cevap bellidir. Dönüp desen ki: “İşte senin yaptığın da budur”, yine de anlamaz.

Ya da desen ki: “Sen karpuzu kabuğuyla mı yersin?” Veya: “Kabuğu var diye, karpuzu da çöpe mi atarsın?” Yahut da: “Sen pirinç çuvalının içinde birkaç taş görünce çuvalı çöpe mi boşaltırsın?” Veya: “Pirincin içinden çıkan taştan bir şey lazım gelmez deyip onları da pişirip yemeye mi kalkarsın?” Cevap bellidir. “Yaptığın budur” deseniz, yine de anlamaz.

Allah Rasulü sevmeyenlerinin şerrine karşı hassas olduğu kadar, sevenlerinin sevgiyi zehirlemelerine karşı da hassas olmuştur. Beklentisi nedir bilinmez, adamın biri, kavmin önderine yaklaşırken ona methiye dizme adetini, Rasulullah’a karşı da sürdürmek niyetindedir. Daha uzaktan, Rasulullah’ı “Ya hayra’l-beriyye!” (Ey yaratıkların en hayırlısı!) diye selamlar. Övgülerinin arkasını getirecektir ki, duruma Allah Rasulü el koyarak onu susturur: “O senin dediğin İbrahim idi”. Yine, “Beni Meryem oğlunu uçurdukları gibi uçurmayın. Ben yalnızca bir kulum. Benim için ‘Allah’ın kulu ve elçisi’ deyin!” uyarısında bulunurken de, benzer bir titizliği sergiler.

Bir insanı sevmeyenlerinin şerrinden korumak, sevenlerinin şerrinden korumaktan daha kolaydır. Sevmediğini bilir, dolayısıyla söylediğine değer vermezsin. Fakat ya seviyorsa, sevdiğini iddia ediyorsa, onun şerrinden sevileni nasıl koruyacaksınız? İşte zor olan bu.

Zehirli sevgi sevilene bir zarar vermez, seveni mahveder. Örnek mi istiyorsunuz? İşte Hıristiyanların Hz. İsa’ya sevgisi. Bu sevgi, zehirlidir. Bir peygamberi ilahlaştıran sevgi nasıl masum olur? Buna, “peygamberi peygambere rağmen sevmek” dense yeridir. Bir başka örnek de Hz. Ali’yi ilahlaştıran Şiiliğin aşırı unsurlarıdır.

Ölümünün 46. yıldönümünde merhum Üstad Said Nursi’yi nasıl ele almalı, nasıl anlamalı, nasıl anlatmalı?

Böylesine kafaların karışık, sınırların belirsiz, zihinlerin bulanık, ortamın puslu olduğu bir zamanda, bu suallere cevap vermek kolay değil. Bazen bilseniz de dile getiremezsiniz. “Galat-ı meşhur” sadece kelimelerde olmaz, kişilerin bilinmesinde de olur. İşte bu, durumların en kötüsüdür.

Eğer fırsat bulsaydım, arzu etseydim “Üç Üstad” diye bir eser kaleme alırdım. Fakat bunu yapmaya ne zamanım var, ne de gönlüm. Ama Üstad’ın şakirtlerinin ona böyle bir borcu bulunuyor. Bu borcu ödeyen biri çıkacak mı, göreceğiz. Üstad’ın kabrinin “ğayb”a karışmasını, onun samimiyetine Allah’ın verdiği bir ödül olarak görmek gerek. Şu zehirli ortama bakıldığında, aksi bir halde ne vahim şeyler yaşanacağını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Hz. İsa, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in kabirlerinin kayba karışması da, aynı sebep muvacehesinde değerlendirilebilir.

Nedir o “üç Üstad”?

Birincisi, sevmeyenlerin tasavvurundaki, insafsız eleştirilere, haksız ithamlara, dalalet ve tekfire kadar varan suçlamalara maruz bırakılan Said Nursi.

İkincisi, gözü kapalı hayranlarının tasavvurundaki, zehirli sevgiye, “şeyh uçmaz mürit uçurur” tarzı ilgiye, aşırı yüceltmeye, efsaneleştirmeye maruz bırakılan Said Nursi.

Üçüncüsü, imanı uğruna bedel ödemiş, “adam kıtlığı”nda adam doğurmuş, hiç yatmadığı için bazen yanılmış, çok iş yaptığı için her insan gibi hata da yapmış, ama yaptığı hatalar ortaya koyduğu mübarek mücadele karşısında Ağrı dağı yanında çakıl taşı kadar bile etmeyen Said Nursi.

Birincisi sevmeyenlerinin, ikincisi müfrit sevenlerinin tasavvurundaki Said Nursi idi. Üçüncüsünü ise, “eski” ve “yeni”siyle hayatını imanına şahit kılan Said Nursi oluşturuyordu.

Söz sevmek veya sevmemekten açılınca, söz bitiyor. Çünkü “sevgi” sorgulanamıyor. Ancak, sevmenin veya sevmemenin gerekçeleri sorgulanabiliyor. Bazen sevgimizde ölçüyü kaçırıyor, bazen de sevgisizliğimizde ölçüyü kaçırıyoruz.

Yüzyılımıza damgasını vurmuş isimlerden Ayetullah Humeyni’ye, yakınları, bir muhalifini şikâyet etmişler. “Efendim, o devrimimiz hakkında ileri geri konuşuyor, insanları kışkırtıyor” vs. demişler. Humeyni, “Olabilir” demiş, “Muhalefet etmek herkesin hakkıdır”. Bu kez en yakınlarından biri, “Ama o sizi sevmiyor” demiş. Ayetullah’ın verdiği cevap herkesin kulağına küpe olası cinsten:

“İmanın şartları arasında, beni herkes sevecek diye bir madde yok.”

Doğrudur da, sevmenin bir ölçüsü ve âdâbı olduğu gibi, sevmemenin de bir ölçüsü ve âdâbı vardır. Mesela birini sevmiyorsunuz diye onun hakkına tecavüz edemezsiniz. Onun izzet ve şerefiyle oynayamazsınız. Onun hakkında yalan, iftira, karalama, tahkir ve tezyife başvuramazsınız. Onu küçük düşüremezsiniz.

İmanın şartları arasında Merhum Üstadı sevme şartı yoktur elbette. Fakat Üstad da dahil, her müminin imanını sevmek müminliğin şanındandır. Efendimiz demiyor mu ki “Birbirinizi sevmedikçe kamil mümin olamazsınız, tam iman etmedikçe cenneti bulamazsınız” diye?

Sevmeyenler, Said Nursi’nin eserlerinin kaynağını açıklarken kullandığı şu gibi cümlelere takılırlar: “Nur risaleleri, ne şarkın malumatından ve ilimlerinden, ne de garbın felsefe ve bilimlerinden alınmamıştır. Belki semavî olan Kur’an’ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.” Buna “yazdırıldı”, “söyletildi”, “..içinde izaha muhtaç yerler olmakla birlikte bir bütün halinde kusursuz ve noksansızdır”, “Kitab-ı Mübin’deki ayetlerin ayetleridir” gibi kapalı ve açık ibareler de eklenebilir.

Bu tür sözler, aslında yoruma açık sözlerdir. Bazı cümlelerin maksadını aştığı kabul edilse dahi, hüsn-i zan ile yaklaşan kimse bu sözleri, yine Üstadın şu tür sözleri ışığında anlamalıdır: “Sözlerdeki hakaik ve kemalat, benim değil Kur’an’ındır ve Kur’an’dan tereşşuh etmiştir.” Şahsen ben böyle anlamayı tercih ederim. Ömrünü küfür ve ilhad ile mücadeleye adamış bir âlim ve âbidden esirgenen bir hüsnü zan, kimin işine yarar ki?

Onun “Âyetu’l-Kubrâ” risalesinin adını Hz. Ali’nin koyduğunu söylemesi, Mehdi’nin geliş tarihini Tevbe 32’den yola çıkarak cifr yöntemiyle hesaplaması (I. Şua) vb. gibi cifr (veya “ebced”) yoluyla yaptığı yorumları değerlendirme de böyledir. Bu gibi şeyler tekfir ve tadlile mesnet olamazlar. Üstad kendisinin hatasız ve masum olduğunu söylemez ki. Bizzat kendisi risalelerin birçok yerinde hatalarını ve kusurlarını itiraf eder. Okurlarından, risalelerdeki güzelliği Kur’an’a, kusurları kendisine vermelerini ister.

Esasen, onu sevmeyen muhalif ve muarızlarının söylemlerini keskinleştiren unsurlardan biri de, kendisini Üstada nisbet eden müfrit taraftarların aşırı tavırlarıdır. Bazıları yine cifr yöntemiyle kalkıp onun adını 800 yıl önce vefat etmiş olan Şeyh Abdülkadir Geylani’nin şiirlerinde bulur. Edip Yüksel’in M. Kemal Paşa’nın hayatında bulduğu 19 Mucizesi ne kadar ciddi ise, bu da o kadar ciddi olabilir. O Mehdi’nin kendisinden sonra geleceğini söylemesine rağmen, kendisini ona nisbet edenler içinde Üstadı bire bir Mehdi-i Muntazar olarak gören guruplar vardır. Onun hayatına değil, kitaplarına talip olan çoktur. Onun eserleri, kimi zaman, bereketli hayatını saklamak için bir perde gibi kullanılabilmektedir.

Özetle, onun müfrit taraftarları tarafından ortaya konulan bu gibi aşırı örneklerin ona mal edilmesi, insaf ve vicdanla ne kadar bağdaşır?

Her büyüğün ardından, onu uçuran, mitleştiren, efsaneleştiren, hatta onun sırtından geçinen, onun mirasına konup onu tüketen, onu üreten bir balarısı olmak yerine onu tüketen bir sinek olmayı içine sindirenler çıkar. Bu her meşrepte, mektepte, çizgide bulunur. Ancak, bir değeri istismar edenlere bakarak o değeri gözden düşürmeye kalkmak, yalancı peygamberleri gerekçe göstererek Peygamberlik kurumu hakkında kıymet biçmeye kalkmak gibidir.

Üstadın samimiyetini Allah ödüllendirmiştir. Ardında bıraktığı mücadele ve müktesebat, bunun en büyük şahididir. Onun yaktığı meşale, elden ele, dilden dile, yürekten yüreğe geçerek ufukları tutmuştur.

O Meşrutiyet ilanında Selanik’te “ahrar” adına nutuk atarken de samimiydi, Volkan sayfalarında İttihatçı çetelere ateş püskürürken de… O, “Şeriat İsterük!” diye ortalığı birbirine katan Avcı Taburları’na nasihat ederken de samimiydi, Divan-ı Harb-i Örfi’de idamla yargılanırken de. Savaş yıllarında, siyaset kazanının kaynadığı Ankara’da; “Paşa, Paşa! Namaz kılmayan merduttur!..” diye celallenirken de samimiydi, Van’daki mağarada uzlete çekilirken de. “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım” derken de samimiydi, Menderes’i desteklerken de…

Kendini davasına adamış erlerin hayatı, savaş meydanına benzer. Barışta yapılınca cinayet olan, savaş meydanında kahramanlık olur. Tıpkı, onun İslâm Birliği meselesinde selefleri arasında saydığı Cemaleddin Afgani gibi, muhalefet ettiği Musa Carullah gibi, Mehmed Akif gibi. Bu yiğit insanlar “tutarlı” olma kaygısıyla değil, “yangından can kurtarma” kaygısıyla hareket etmişlerdir. Ruhu şad, mekanı cennet, taksiratı af olsun.

27.03.2006

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.