Cemil’in selamı var…

-Bozukluğun var mı muhterem?

-Ne kadar lazım?

-Ver işte 3 Lira. 6 dal sigaram kaldı zaten…

-Eve gitsene oğlum?

-Babama benzedim lan ben; sığamıyorum evlere.

-Yine mi be kardeşim?!

-Yine Cemil’im, yine.

-Selam söyle Fazıl Amca’ya.

-Ve aleykümselam…

***

Haberi alalı onüç duman olmuştu. Yıllardır sigara içmesine rağmen öğrenemediği bi şey vardı; dumanı gözlerinden uzak tutmak. Ne vakit bi sigara ateşlese, dumandan gözleri yaşarırdı. Lakin bu kez biraz farklıydı durum. Sigaranın dumanı, basbayağı yaş akıtıyordu gözlerinden. Daha doğrusu öyle olsun istiyordu. Hiç tereddütsüz inanmıştı telefondaki sese. Yıllardır bu haberi bekliyordu sanki. İşte o gün geldi, diye düşündü. Zihnini karşısına alıp yüzüne duman üflemek istedi ilk önce. Sonra da, ne kadar iyi niyetliyim, diye geçirdi yine o zihninden. Neden bu kadar kolay kabullenmişti aldığı haberi? Sigara içmekten başka yapılacak bi şey yok muydu yani? Vardı elbet. Kendini dışarı atabilirdi. Gözündeki yaşı, burnundaki sümüğü sildi. Sigarayı söndürdü…

***

Bir sokak lambası, tam altından geçtiği sırada söndü. Bunu fark edip de solundan geriye döndüğünde ardında kalan aydınlığa şaşırdı. Ayak bastığı yerdeki karanlığa bir kibrit ateşledi ve sonra da kibrit boşa gitmesin diye bi sigara tutuşturdu. Cemil’den ayrılalı beş dal olmuştu işte ama içmeye çay bulamamıştı henüz. Geriye kalan son dalı nerede içeceğine karar verdiği sırada bir sokak lambası daha söndü. Burnundan ani bir nefes vererek güldü kendine: “Fıh!” İki direk arası verdiği kararlarla yaşadığını fark ettiğinde bir sokak lambası daha söndü. İşte bu sefer canı sıkılmıştı. Yanan tütünden gelen çıtırtılı gürültüye ses vererek derin bir fırt daha çekti sigaradan. Onu görünce sönmeleri pek rahatsız etmiyordu aslında amma ve lakin ardından yanmaları çok canını sıkıyordu. Hayatlarından çıktığında mutlu olan insanları hatırlatıyordu lambalar…

***

Sokaktan çıkıp da caddeye kavuştuğunda tuhaf bi kalabalık gördü. Kendine benzetti önce. Sonra fark etti ki kendisi pek bi şeye benzemiyordu. Caddeye yeni açılan dönercinin tuhaflığını ve dağıtılan bedava dönerden lokma almak için debelenen insanların kalabalığını hızlıca geçtiğini tasavvur etti ama pratiğe dökemedi. Kalakaldı olduğu yerde. Belediye işçileri görse, emniyet şeridiyle çevirirlerdi etrafını. Öylesi harabe bi hali vardı. Gözünü, yandaki arabanın filmli camlarındaki yansımasından aldı ve o tuhaf kalabalığa kilitlendi tabir-i caizse. Bedava dürümü henüz alamayanların telaşına ve bu “şansa” erişebilenlerin yüzündeki ahmak mutluluğa bakılırsa, dağıtılan şey sıradan bir tavuk dürüm değildi. Bakışlarını biraz sağa, dükkanın camındaki yazıya kaydırdı ve sesli bi şekilde okudu: “Meşhur Bengisu Soslu Hayat Döneri!” Acılı ketçabı sulandırınca bengisu mu oluyormuş, diye düşündü. Sonra, üç yıldır buzdolabında duran ve muhtemelen artık bozulmuş olan ketçaba pişman oldu. Bu işi de hallettikten sonraysa pişman olunacak ne kadar çok şeyi olduğunu hatırladı ve birileri çekiciyi çağırmadan voltasını aldı, kendini park ettiği köşeden…

***

Cemil’den ayrılalı dokuz dal olması lazımdı. Ama sigarasının beş bölü altısını içtiği ve sonuncusunu şimdilik sakladığı için vaktin de farkında değildi artık. Zaten saatin pek bi önemi yoktu galiba; karanlık çıkmasın kafiydi onun için. Yürümekten, daha doğrusu yürürken düşünmekten usandığı için taksiye binmeye karar verdiğinde bir sokak lambası daha sönmüştü ama neyse ki o sırada sokağın başından gelmekte olan arabanın farları hala yanıyordu. Farlarla arası iyi olmuştu her daim. Ehliyet sınavında hiç düşünmeden cevapladığı yegane soruydu far sorusu: “Uzunlar yüz, kısalar yirmibeş metre!” Önce yaklaşan arabanın taksi oluşuna, ardından da işbu taksinin boşluğuna sevindi. Daha evvel pek çok kez buna çalışmışlarcasına uyum içinde bir ritüeli ifa ettiler: Şoför farları havaya kaldırdı, o da sağ eliyle selektör yaptı ve araba tam yanında durdu. Taksiden ziyade taksiciye sevinmişti. Nihayet biriyle konuşup kafasını dağıtacaktı ama yine de temkinli yaklaştı yavaşça açılan cama; bu saatlerde taksiye binmeden önce pazarlık yapmak adettendi zira: “Hece tarifesi açmayacaksan bineyim usta, konuşacak çok şeyim var!” Bir sokak lambası daha söndü…

***

Gözü bir tabelaya takıldı: “Köprüden Önce Son Çıkış Büfe.” Önce veremediği anlamı, ceplerini yoklayınca verdi: Sigarası bitmişti ve ona ziyadesiyle ihtiyacı olacaktı! Hızlıca dalmak isterdi büfeye ama her şeyi yavaşlatmak ve hatta mümkünse durdurmak istiyordu haberi aldığından beri. Bi Murattı verir misin cancağızım, dedi ve “acele etme” diye de uyardı kasada oturan veledi. NŞA’da yarım dakika falan sürmesi gereken işlem, bu uyarıyla beraber on saniye kadar uzayabildi sadece. Büfeden çıktığında tabelaya tekrar baktı ve fısıldayarak okudu: “Mu Kıtasına Hoş Geldiniz Büfe!..”

***

Taksici sigarasından paylaşmazsa, son dalı hakkındaki hükmünden cayacaktı. Gel gelelim ki halden anlayan bi adama denk gelmişti. Üzerinde para olmadığını hatırladığında, bi ATM falan görürsen duralım da para çekeyim ben ustam ama hesabımda da var mı, yok mu bilmiyorum, dediğinde de, canın sağolsun, diyerek bi sigara daha uzatmıştı. Neyse ki durum o derece vahimleşmeden bi ATM bulup parasını çekmişti… Taksiden ineli iki dal olmuştu; ikisini de şoför ikram etmişti üstelik! Ne zaman inip de yürümeye karar verdiğini tam hatırlamıyordu ama her şeyin iki sokak lambası arasında olduğundan emindi. Yokuşu devirip de yeni bir sokağa kavuştuğunda içinde bir ürperti hissetti. Hani hayaletlere falan inansa, herhangi bir tanesinin içinden geçtiğini zannedecekti. Sonra fark etti ki aydınlığa ürpermiş; sokağın başından sonuna kadar bütün lambalar yanıyordu. Kim bilir nasıl biri geçti buradan ki lambalar artık hiç sönmüyor, diye düşündü. Kendi haline şükrettiği sırada hareket eden bir şey fark etti 2–3 duman uzağında. Yaklaştıkça anladı ki ihtiyar bir çöpçü kendisinden başka herkesin kapı önünü süpürüyordu: “Selamünaleyküm dayıbey, kolay gelsin!” İhtiyar, “aleykümselam” ile mükemmel bir ahenk içerisinde eğildi ve yerdeki birkaç fotoğrafı eline alarak doğruldu: “Kör olası insanlar yine aşklarını çöpe atmışlar!” Fotoğraflara yakından bakmak istedi, baktı. Pek bir şey ifade etmedi onun için fotoğraflar: “Ya hu dayı lavuğun tipe bak, hatundaki güzelliğe bak!” Sokak lambaları zaten hiç sönmüyordu…

***

Telefondaki sesin, gel, dediği yere varmak üzereydi artık. Düşündüğünün aksine yolda herhangi biriyle karşılaşmamıştı henüz. O gittikçe tepesinden ‘tin tin’ eden güneşin sıcaklığından olsa gerek bir tabelaya takıldı gözü: “Ölüm Kalım Dünyası!” Merakına yenik düştüğünde ezan sesi yankılandı beyninde. Bir kulağından girip de diğerinden çıktığı için böyle olduğunu düşündü, mahcup oldu. Müezzin efendi “Hayye’ala’s-sala” dememişti ki kendisini levazımatçının camından içeriyi süzerken buldu. Tabut, kefen, havlu, pamuk, lif, babasının siyah-beyaz şekilde basılmış vesikalık fotoğrafları, sabun, peştamal, baş tahtası… Her şey normal görünü… Bir dakika, babasının vesikalık fotoğrafı mı?! Hışımla dükkana girmek istedi ama kapı kilitliydi. Cama yapıştırılan notu fark etti:” Cenaze dolayısıyla kapalıyız!..”

***

Cemil’den ayrılalı hayli zaman olmuştu, son dala az bir vakit vardı artık. Sokağın sonundaki devasa ferforje kapıdan içeri girdiğinde, sigarasını yakabilecekti nihayet. Hızlı adımlarla yürümeye başladığında, sokak lambaları da daha hızlı sönüp-yanar olmuştu. Nihayet sokağın sonuna geldi ve o devasa ferforje kapıdan içeri attı kendisini. Hani birisi sorsa, boğulayazan birinin sudan çıkarılması gibi bir şey olduğunu savunurdu bu durumun. Kibritini ateşledi, sigarasını tutuşturdu, derin bir nefes aldı ve yavaşça yürümeye başladı. Bir yandan da bir şeyleri özellikle unutmak istiyormuş gibi gözünün seçebildiği taşları okuyordu: “Biz de gezerdik siz gibi, siz de geleceksiniz biz gibi” “Ey yolcu, dur dinle beni, benden sana öğüt olsun: İncitme sakın kimseyi, herkes senden hoşnut olsun!” “Hacı Berke Eşi Peri Sude Masal Kılıçoğlu Özşener”

Fazıl Fazlıoğlu, yazan taşı okuduğunda sigarasından son dumanı çoktan almıştı. İyi bir tesadüftü; babasının karşısında sigara içmezdi zira. Mezarın başına çömeldiğinde üç İhlas’ın birini okumuştu bile. Sonra diğer ikisini ve ardından da Fatiha’yı okudu. Bir süre hiçbir şey düşünmeden ve söylemeden öylece baktı Fazıl Bey’e. Sonra boğazını temizledi ve söze girişti: “Bu sefer şey için geldim baba. Aslında tam da onun için gelmedim. Yani yolda gelirken bir şey fark ettim ve onu söyleyip gideceğim. Şimdi ben ne zaman absürt bir şeyler yapsam, sana benzediğimden yaptığımı söylüyorum. Yani bayağı bayağı benzetiyorum bizi. Hatta benzetiyorlar. Ama işte yolda gelirken bir şey fark ettim baba. Bu lambalar, sokak lambaları yani, ben geçerken sönüyorlar ve benden sonra da tekrar yanıyorlar. Bunlar bana, hayatlarından çıktığımda mutlu olan insanları hatırlattı baba. İşte biz bu yüzden benzemiyoruz, bunu söylemek istedim. Yani ben beceremedim, sana benzeyemedim. Sen o yollardan geçsen var ya, o lambalar söner ve bir daha yanmaz. Kendimden biliyorum en basiti; sen gittikten sonra, ben hiç mutlu olmadım ki Fazıl Bey. Bir de Cemil’in selamı var…”