Gassal ile meyyit

Balzac, hala sağlam olan sağ elinin yardımıyla sol elini çekti sol gözünün üstünden. — Yanlış anlaşılma olmasın hani, gözünün sızısını almak için elini üstüne bastırmıyordu. Karşısındaki adama, abi gözüm bozuk değil, astigmat var bende, demeye çalışırken yediği yumruğun etkisiyle gözüne perde olmuştu eli. — Takriben üç dakika süren sükuneti bozdurup oradan gelen parayı gümüşe yatırdı Balzac:

-Şimdi hacı abi, tam olarak nedir bu Pompei’nin olayı?

Bierhoff, yetmiş üçüncü dakikada, oyuna girdikten dört dakika sonra, sağ kanattan gelen ortaya tam bir Alman gibi vurdu kafayı ve topu Petr Kouba’nın kalesine gönderdi:

-Hacı abi, bu Pompei, Napoli’de bir semt. Buranın kavmi acayip sapıtmış tamam mı! Köşebaşında kese tutan mı ararsın, dudak büzerek portresini yaptıran mı ararsın, “kanka hadi batak atak” diyen mi ararsın, kiliseye çorapsız gelen mi ararsın, Maradona’yı Allah belleyen mi ararsın, Rafael Benitez’i beğenmeyen mi ararsın… Yani bildiğin Parseller gibi bir yer. E hal böyle olunca da Allah bunların belasını veriyor. Alayı böyle o an n’apıyorlarsa o şekilde taş kesiliyorlar.

-O nasıl oluyor lan?

Lafın tam yerine geldiğini fark eden Hamlet, topa girdi:

-Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele helak kanka!

Balzac, hala sağlam olan sağ elinin yardımıyla sol elini tekrar sol gözünün üzerine getirdi:

-Nasıl helak hacı abi?

Uzatmaya giden maçın doksan beşinci dakikasında yeniden Bierhoff sahneye çıktı ve fuleli çalımlarla ceza sahasına getirdiği topu tarihin ilk altın golü olarak kayıtlara geçti:

-Zambak zambak konuşma oğlum! Bildiğin helak olmuşlar işte. Hala daha da öyle oldukları gibi duruyorlar hatta.

Mama Said, fren hidroliği sabote edilmiş rampa aşağı giden bir Şahin gürültüsüyle daldı içeri:

-Helak değildir o muhterem; helak olsa duramazlar.

***

“Şehrin ve hatta belki de dünyanın en geniş, en gösterişli, en toplu taşımayla kolayca ulaşılabilen, en ipini koparanın altmış numara Ören Bayan yumak almaya geldiği ve haliyle en insan/metrekare yoğunluğu yüksek meydanında karşı karşıya geldiler. Üzerinde ‘Sırma’ yazan bir su şişesi vardı genç kadının elinde. ‘Ulan kıza bak; su almaya Sıtarbaks’a gitmiş’ diye düşündü delikanlı. Sonra da kaş, göz, burun, dudak güzelliğinden yola çıkarak Fantastik Dörtlü’deki taş adamın gerçek isminin ne olduğunu düşündü bir süre.

Kontraltomsu bir ses tonuyla lafa girdi genç kadın: ‘Ben, bir serseriye gönül vermem.’

Genç adamın gururu incinmemişti pek. Aslında ne olup bittiğini bile anladığı söylenemezdi ama bir cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı. Zaman kazanmak için en az bir dahiliyeciye sergilediği kadar sahte birkaç öksürük teşebbüsünde bulundu ve hazır olduğu anda kaldırdı baklanın üzerindeki dilini: ‘Ben Grimm’

Karşısında, içinden değişim kartı çıkmayan bir hediye paketi varmışçasına baktı genç kadın ve söylenerek geldiği yönün tam aksine doğru yollandı: ‘Erkek değil misiniz, hepiniz aynısınız!’ “

***

Debriyaj balatası bitik bir Doğan SLX misali son bir fırt daha asılmak istedi sigarasına ve stop etti. Birileriyle göz göze gelmesi gerektiğini hissederek kafasını kaldırdı ama karşısında buz tutmuş yolda zincirleme kazaya karışmış üç arabadan fazlası yoktu.

Balzac Şafak, sol önden karışmıştı kazaya. Sol farı darmadağın olmuş, çamurluğu da dikişlik kıvama gelmişti.

Hamlet Mehmet olacakların farkına varmış ön kaportaya hasar almamak için hazırlamıştı kendini. Tabi bu sağ arka kapıdan bagaj kapağına kadar olan macunluk darbeyi önlemeye yetmemişti.

En mağdur görünen Bierhoff Raif’ti. Ne olduğunu bile anlayamadan hem sağ, hem de sol tarafı boydan boya dağılmıştı. En azından yürüyen aksamda bir sıkıntı yok diye avutmuştu tabi kendini.

Said, aşırı hızla kontrolden çıkıp da masaya bodoslama girdiğinde, nihayet ortamdaki sükunet bozulmuş oldu. Ağır hasarlı üç arabadan selektör gelinceye değin iki “ronk ronk” daha yankılandı tamirhanenin yazıhanesinde. Üçüncü “ronk” ile beraber kafalar masadan kalktı ve Said, karşısındaki üç adamın geriye sağlam kalan altı gözünü tek tek süzdükten sonra heybesinden çıkardığı hacı yağı şişesinin mantar tapasını açtı, muhteremler, dedi bir çırpıda ve mecalini yokuş aşağı vurdurarak zehri saldı, Azrail’i öldürecez! Hem de şehrin ve hatta belki de dünyanın en geniş, en gösterişli, en toplu taşımayla kolayca ulaşılabilen, en ipini koparanın altmış numara Ören Bayan yumak almaya geldiği ve haliyle en insan/metrekare yoğunluğu yüksek meydanında…

Sanki ezan okunuyordu da, Aziz Allah, diyordu Said. Öylesine olağan kurmuştu cümleleri.

Ardından masadaki izmaritleri işaret ederek kendisinden beklenmeyecek bir naiflikle devam etti, sigara içmek öldürür!

Sekizde sekiz kusurlu dört arkadaşın kusurları toplamı otuz iki, farzı ise birdi artık…

***

Şu kalabalıkta şu meydanda boş bir bank bulabildiğime göre, düşündüğüm kadar şanssız değilim lan herhalde. Ama yok, az sonra birisi damlar muhakkak.

O değil de muhterem, kızın kaşı, gözü, burnu, dudağı falan ne güzeldi ya hu. Hayır, Ben Grimm nasıl çıktı ağzımdan ki? Orada, ben veririm, diyebilsem, etkileyici bi diyalog olabilirdi ama işte kızın fantastik dörtlüsü ister istemez Ben Grimm’in kaşını, gözünü, burnunu, dudağını çağrıştırdı.

Şu ihtiyar bana mı yürüyor lan? Eh be dayı be, etrafta onca akranın var, gitsene onların yanına. Ne diye gencecik bana musallat oluy…

-Selamun aleyküm torun, müsait mi?

Ulan nasıl da biliyorum bu ihtiyarın bilmem kaç tane bank dururken benim yanıma çökeceğini.

-Aleyküm selam dayı. Müsait tabi ya hu. Gel, çök.

Şimdi yaylansam, ihtiyar yanlış anlayacak amına koyayım. Yok otursam, köyden girecek, uşaklarından çıkacak, o sakalını biraz ovart, neyim diye bağlayacak mevzuyu.

Bi tütün dumanlasam ayıp olur mu lan ac…

-Nerelisin torun?

-Bilmiyorum dayı.

-Nerenin kazasıdır?

-Kaderin dayı.

-Elbet torun, elbet.

-Dayı be, bi tütün dumanlayacam, müsaade var mı?

-İç torun, iç. Lakin sana demiş olayım: Çok geçmeden bırak onu. Ben de içtim otuz beş sene ama bıraktım. Yediğim yemekten anca tat aldım bak, demiş olayım. Bile bile zehirliyorsun kendini.

-Benim daha on beş oldu dayı. Yirmi sene daha içeyim de bırakırım.

-Ne biliyorsun onca yaşayacağını? İnsanın ömründen kısıyor bu meret.

-Yaş kaç dayı?

-Seksen altı.

Eh be dayım, daha ne yaşayacaksın! Bu mu yani ömürden kısılan hal?!

-Allah bereket versin dayım.

-Okur musun torun?

-Eh dayı bey, emir böyle.

-Ne okursun?

-Bilemem dayı.

-Kaç yıllık oluyor o, iki mi?

-Ortalama yetmiş iki…

***

Raif, tarihin ilk altın golünü yiyen Petr Kouba’nın çaresizliğiyle sordu:

-Aga, bu kalabalıkta bu işi nasıl yapacaz tam olarak? Ofsayt taktiği uygulayalım, illa tenhada yakalarız bu lavuğu.

Kovboy şapkası taktığı kafasını önüne eğdi Said. Bir sigara dumanladı ve country söyleyen bir şarkıcı tonuyla kurdu cevap cümlesini:

-Mama, she has taught me well. Told me when I was young: Son, your life’s an open book. Don’t close it ‘fore its done.

Şafak, efsane bir roman yazmış da Türkçe’ye çok kötü çevrilmiş gibi hissetti.

-Yani aga?

-Yanisi muhterem: Yaklaşacaz ve dikşın dikşın, dikşın dikşın. Hepimiz birer tane. Bu iş, bugün, burada bitecek. Ya o ölecek ya da biz.

Lafın tam yerine geldiğini fark eden Mehmet topa girdi:

-Ölmek ya da ölmemek işte büt…

Amma ve lakin hücuma çıkarken kaptırdığı toptan yedi kontrayı:

-Kes

-Lan

-Sesini

***

-Benim de dört tane yeğen var torun.

-Allah bağışlasın hacı dayı.

-Bunları bek büyüttüm, ben yetiştirdim. Birisi topçu oldu, birisi kitap mitap bir şeyler yazar, birisi artis çıktı, birisi de türkü söyler.

-Maşallah dayı, hiç de boş geçmemişler.

-Aaaahh tornum ah. Dışarıdan öyle görünür ama bunların hiçbiri adam olamadı. Sen vali ile babasının hikayesini bilir misin torun?

-Bilemem dayı.

-Öğrenirsin elbet. Hulasa bizim uşaklar hayırsız çıktı torun. Ben de kaldım böyle yalnız başıma. Ama bu dünyanın bir de ahreti vardır.

-Yine kanındırlar be dayı, deme öyle. Anlarlar hatalarını, gelirler helallik almaya.

-Ömür yeter mi dersin torun?

-Onlar gençtir daha. Yeter ki Allah sana uzun ömür versin be dayı.

-Ama işte torun ölümün gencin, yaşlısı yok ki. Öyle değil mi?

-Orası da öyle tabi hacı dayı.

-Azrail bir anda dikilir karşına, hiç bir şey anlamazsın. İnsan kılığında görünür derlerdi bizim eskiler. Bazen güzel bir kız gibi görünürmüş insana, bazen sevdiği bir dostu gibi. Bazen de sekseni devirmiş, kimi kimsesi kalmamış bir ihtiyar gibi görünürmüş derler.

***

Kaşı, gözü, burnu, dudağı çok güzel bir kız, meydandaki cümle mağazaları talan ettikten sonra telefonundan bir şarkı seçti, kulaklığını taktı ve ıslığıyla şarkıya eşlik ederek eve doğru sallandı.

Bazen olur öyle muhterem: Azrail, güftesiz bir marşla gelir…