Zaman ve mekânın durduğu kent: Kudüs

Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, Kul’unu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah (cc), Yüce’dir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra, 1)

Kainatın Sahibi’nin, İsra Sûresi’nde çevresini bereketlendirdiğini ifade buyurduğu o yerin adıdır, Kudüs. Halil İbrahim bereketinin asırlardır hüküm sürdüğü; Evliya Çelebi’ye göre ‘ve’z-zeytûn’ ayetinin muhatabı Zeytindağı’nın mekânıdır. Yüz yirmi dört bin peygamberin, ötelerin ötesine davet edilen Kainatın Sultanı’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) arkasında namaz kılıp dua ettiği mabedin ev sahibi; 3 büyük semavî dinin ortak mukaddesidir. Müslümanların ilk kıblesi; dört bir yanı peygamber, sahabe, havari, şehit, evliya, asfiya hatıraları ve izleriyle dolu Mescid-i Aksa diyarıdır orası. Fetihten sonra Medine’den kalkıp kâh yaya kâh binek sırtında günlerce seyahat ederek kentin anahtarını teslim almaya gelen Hz. Ömer’i (ra) karşılayan; Allah’ın halifesinin dönüşte vali olarak bıraktığı Ubade bin Samit ile kadı olarak atadığı Seddad bin Evs Hazretleri’ne o günden bu yana yurt olan sıladır.

Vefa, buranın diğer adıdır. Semavi dinlerin atası Hz. İbrahim’i (aleyhi’s-selam), hemen yanı başında oğlu Hz. İshak ile Mısır’dan gelip burada Rabb’ine kavuşan Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’u koynunda saklar bu topraklar; kokuları, ruhaniyetleri ilk günkü gibi taptaze, dipdiri. Meryem Annemiz’in cennetten tablalar dolusu ikramlara muhatap olduğu; ‘apaçık bir mucize’ olan babasız Mukaddes’i dünyaya getirdiği; kupkuru hurma ağacından mis gibi yemişlerin lütfedildiği; kundağındaki Sabi’nin, mübarek annesini üzenlere “Ben Allah’ın kulu ve peygamberiyim.” tebliğinde bulunduğu; vefa abidesi Hz. Zekeriya’nın onlara kol kanat gerdiği ve Hz. Mesih’in, havarileriyle adım adım her bir noktasını dolaştığı beldedir Kudüs.

Ulaşamadan girişinde Hakk’a yürüyen Hz. Musa’nın (aleyhi’s-selâm), Hz. Yunus, Hz. Üzeyir ve Hz. Yahya’nın hamisidir bu kutlu şehir. Yerin ve göğün birbirine en yakın olduğu yer olarak kabul edilen bölgedir orası. Hz. Peygamber’in (aleyhisselatü vesselam) Mescid-i Haram’dan alınıp bir burak sırtında getirildiği ve semaya yükseltildiği; Hz. İsa’nın göğün katlarına çekildiği; Davut Aleyhi’s-Selam’ın, iç içe geçmiş iki üçgenin uçlarıyla mührüne sembol yaptığı ‘yakınlığın’ kentidir. Tamamlaması ins ve cinnin hükümdarı Hz. Süleyman’a nasip olan ‘mabed’in temellerini atan demir ustası Hz. Davud’un krallık yaptığı yurttur.

Her yıkılıştan sonra küllerinden doğan şehir

4 bin yıllık tarihinde üçünde tamamen olmak üzere 32 defa yıkılan, 26 kez el değiştiren ancak her defasında adeta küllerinden yeniden doğan ‘Zehratü’l Medain’ şehirlerin çiçeğidir orası.

Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklülerin, Eyyubilerin, Selçukluların, Osmanlı’nın yadigârı; Selman-ı Fârisî, Rabiatü’l-Adeviye, İmam Gazali’nin uğrağı; Nurettin Zengi’nin rüyası, Selahattin Eyyubi, Baybars, Kayıtbay ile Kanuni Sultan Süleyman’dan Sultan II. Abdülhamid’e evlad-ı fatihanın emanetidir.

Sadece bu kadar mı? 1917’den 1972’ye kadar Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mihrabında nöbet tutan Hasan Onbaşı’nın emanetidir. Gazetemizin yazarlarından merhum İlhan Bardakçı’nın yıllar sonra mukaddes mescidin avlusunda rastladığı dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi Hasan Onbaşı’nın emaneti. Mukaddes mekânın merdivenlerinin başında gördüğü Hasan Onbaşı’yı, “İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi.” ifadeleriyle tanıtmıştı Türkiye’ye Bardakçı. Sonra da kendisini unutuşumuzdaki nadânlığımıza rağmen 57 yıldır devletine küsmeyen bir yiğidi şöyle anlatmıştı bize: “Yanımdaki Yusuf’a sordum: ‘Kim bu adam?’ Lakayd bir şekilde omuz silkti, ‘Bilmem’ diye cevap verdi: ‘Bir meczub işte. Yıllardır burada dururmuş. Kimseye bir şey sormaz, kimseyi görmez.’ Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum, yanına vardım, ‘Selamunaleykum baba.’ dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardına sütrelenmiş jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı, yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi: ‘Aleykumusselam oğul…’ Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm, ‘Kimsin sen, Baba?’ dedim. ‘Ben’, dedi: ‘Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden 20. Kolordu 36. Tabur 8. Bölük 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan’ım.’ Ya Rabbi!… Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi. Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: ‘Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?’ ‘Elbette.’ dedim. Şunları söyledi: ‘Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı’na düşerse…

Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi’yi bul. Ellerinden benim için öp. Ona de ki gönül komasın: ’11. Makineli Takım Komutanı Onbaşı Hasan, o günden bu yana bıraktığın yerde nöbetinin başındadır.’”

İşte böyle… Burada her adımınızda Hasan Onbaşı’ların nefesini hisseder, buruk bir hüzünle gezersiniz bu şehirde.

Unutmayın, bu kutlu şehir ve bağrındakiler dört gözle yolunuzu gözlüyor. Döndüğünüz andan itibaren de sürekli olarak sizi tekrar çağıracaklar.

ismailkvk@gmail.com
One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.