Ben de halümce Bedreddinem !

Savaş Çoban

“Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..Ben de halümce Bedreddinem.” Şeyh Bedreddin

Anadolu’daki toplumsal hareketlerin ve ayaklanmaların sadece bir tanesi bölgesel ya da dinsel bir özelliğe bağlı olmadan ortaya çıkmıştır; bu Şeyh Bedreddin ayaklanmasıdır. Şeyh Bedreddin’in önderlik ettiği bu toplumsal hareket de sosyal eşitlik düşüncesine dayanıyor, “yarin yanağından gayrı” her şeyin paylaşıldığı komünistik bir toplum düzeni idealine dayanıyordu.

Şeyh Bedreddin yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’i halkı örgütlemeleri için Aydın ve Manisa dolaylarına yolladı… Aydın’a, oradan Karaburun dolaylarına giden Börklüce Mustafa, köylülerle ilişki kurdu ve görüşlerini kabul ettirdi. Bölgedeki Hıristiyan halkla da dostluk kurdu. Ve ele geçirdiler yerlerde ağaları beyleri kovarak, toprağı hep beraber işlemeye, sosyal adaleti uygulamaya, komünistçe yaşamaya başladılar. Durumdan endişelenen Sultan Mehmet, Saruhan valisini üzerlerine gönderdi. Silahlanmış örgütlü köylüler devlet kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde yendiler.

Ama sonuçta Şeyh Bedreddin ve yoldaşları Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal ayaklandılar, direndiler, savaştılar ve kaybettiler. Yakalandıklarında ağır işkenceler gören Bedreddin’in yoldaşları yollarından ve sözlerinden dönmediler, “Dede Sultan iriş” diyerek ölümü kucakladılar… Şeyh Bedreddin’de müritleri arasına karışan devlet ajanları tarafından esir alınıp Serez’de idam edildi. Ama sevenleri onun bir gün geri döneceğine olan inançlarıyla ölümsüzleştirirler onu…

Dünya ve Türkiye devrim tarihine altın harflerle adını yazdıran Şeyh Bedreddin ve yoldaşları dünyanın ilk devrimcilerindendir. Onlar bir felsefe çerçevesinde örgütlenip amaçlarını gerçekleştirmek için harekete geçmişler ve sonunda yenilmişlerdir. Ancak onların bıraktıkları mirasın değeri hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar değerlidir.

Şeyh Bedreddin ve yoldaşlarını araştıran ender yabancı araştırmacılardan biri olan Ernst Werner’e göreBedreddin, geniş çaplı hoşgörü düşüncesiyle, Türkler ve yerli halk arasında bir kaynaşma sağlamak istiyordu. Dinlerin eşitliği ilkesini bu amaçla yayıyordu. Ama burada, sadece dinsel alandaki ayrıcılığın değil, siyasal alandaki ayrımcılığın da terk edilmesi söz konusuydu. Yenenler ve yenilenler yeni bir devlet sistemi içinde kaynaşmış bir toplum oluşturmalıydılar ve bu toplum, Katolik Avrupa’ya direnecek istem ve güçte olacaktı. Ortodoks Grekler ve Slav­lar bir İslam Hıristiyan devleti içinde Batı kilisesine karşı cephe ala­rak birleşmeliydiler. Şeyh, bir Latin-Grek kiliseler birliği düşünce­sine karşı bir İslam-Hıristiyan toplumları senteziyle çıkıyordu, böyle bir toplumda dinsel ve etnik sınırlar kalmayacaktı. Yöneten ve yönetilenleri bağlayan ortak çerçeve hoşgörüydü, hümanizm düşüncesiydi. Sınıfsal egemenliğin kaldırılmasını düşündüğü yoktu. Ütopik planları ve pratikleri bir yana bırakıyordu.”

Werner Börklüce Mustafa’nın düşüncesinin Şeyh Bedreddin’inkinden farklı olduğunu vurgulayarak şöyle diyor; “Buna karşılık Mustafa radikal devrim yolunu seçiyordu. Mustafa’daki hoşgörü düşüncesi yüksek İslam çevreleri­ne özgü faydacı tutumdan kaynaklanıyordu. Köylü ve göçer grupların militan (savaşçı) ideolojisi haline geldi. Mustafacılarda din eşit­liği istemi sosyal eşitlik istemine dönüştü. Eski düzeni devirmeden eşitliği gerçekleştirmek imkansız olduğundan sınıf mücadelesi ile hoşgörü yan yana yürüyordu. Eşitlik düşüncesi, peygambercilik akımları mesih (mehdi) rolünü nasıl benimsiyorsa mehdiliğe de aynen o şekilde soyunuyordu, çünkü eşitliğe giden kurtuluş yolunu ancak tanrının koruduğu bir önder ya da mehdi açabilirdi. Kurtuluşa doğru yükselen ilk safhayı bir ölçüde Mustafacılar üstlendiler, Mehdi’yi böylece duruma müdahale etmeye zorladılar. Mus­tafacılar, yenilgiye uğradıktan sonra, kurtarıcıları olan Mustafa’nın Samos adasına geçtiğini sanıyorlardı. Çünkü o ölümsüz yaşamını orada sürdürebilir, olaylara her zaman yeniden müdahale edebilirdi.”

Türkiye devrimci hareketinin önemli isimlerinden biri olan Hikmet Kıvılcımlı’ya göre ise “Simavnalı Şeyh Bedreddin Mahmud Rumî (1359–1420), yalnız Türkiye devrim tarihinin değil, bütün insanlık için sosyal devrim tarihinin en ilgi çekici büyük kahramanıdır: Şeyhin zamanına dek medeniyetler, dıştan gelme barbar akınlarının tarihsel devrimi ile yıkılırlardı. Şeyhin zamanındaki Aksak Timur akını o çeşit dıştan yıkıcı tarihsel devrimlerin en sonuncusuydu. Sosyal devrim imkânsız olduğu için muazzam bir medeniyetin yıkılışı antika destanlarda “tufan”, dinlerde “kıyamet” adını alıyordu. Şeyh Bedrettin bu şuursuz medeniyet yıkılışları yerine, insanlığın biricik ve sürekli gelişimini sağlayacak şuurlu devrimi, başka deyimle: Tarihsel devrim yerine sosyal devrimi geçiren en şuurlu ve en orijinal büyük devrimcidir. O bakımdan, sosyal devrimler çağı demek olan modern çağın ilk en önemli müjdecisidir.”

Şeyh Bedreddin çokkültürlü bir anlayışın ve ordunun başında egemenlere başkaldırdı. Onun devrimci özü bu topraklardaki isyancılar için öğretici bir miras olarak nesilden nesile aktarıldı. Gezi direnişinde de Şeyh Bedreddin’in ektiği tohumlar yeniden yeşerdi. Her görüşten, her ulustan, her inançtan insanlar bir arada egemenlere başkaldırdığında Şeyh Bedreddin gülümsedi yıldızların arasından isyancılara…

Şeyh Bedreddin’in iki sözü onun felsefesini çok iyi özetliyor ve kendi son noktasını kendisi koyuyor:

“Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.”

“Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.”

Şeyh Bedreddin, bir halk adamıydı. O yüzden halk arasından dini başka dili başka birçok insan etrafında toplandı. Ve yine aynı nedenle halk arasında “Ben de hâlümce Bedreddinem” sözü, bir atasözü olarak günümüze kadar geldi.

Binlerce Bedreddin direniyoruz…

Kaynak:

Çoban, Barış (2007) Tarih-Ütopya-İsyan / Şeyh Bedreddin, Su Yayınları, İstanbul

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.