Rengini Yitirmiş Topraklardan

Bize hayatı katlanılır kılan, çok bunaldığımızda imdadımıza yetişen ve bizi yeniden hayata bağlayan şey nedir? Baktığımızda huzur veren, görülmesi yalnızca birkaç varlığa lütfedilmiş olan şey nedir? Dünyayı koskoca bir nesneler yığını olma yeknesaklığından kurtaran şey nedir?

Âdeta bir ressamın fırçasıyla dokunarak can verdiği tablolara benzeyen, çok kez gözümüzden kaçan, belki de ehemmiyetsiz görünen renklerdir imdadımıza yetişen. Her şeyin bir rengi vardır zira. Bazıları sizi çocukluğunuza, anılarınıza götürür. Bazıları ise sizi umutla doldurur, geleceğe gönderir. Ormanın huzur veren yeşili, denizin itimat veren mavisi, güneşin umut saçan sarısı veya ayın tefekküre sevk eden beyazı…

Yalnızca doğada mıdır aşık olduğumuz renkler? Aşkın da rengi vardır elbette. Hislerimizin, duygularımızın da bir renk cümbüşü oluşturduğunu görmek için biraz dikkatli bakmak gerekir. Aşık olunan kişinin gözleri, giysileri ve ona ait olan her şeyin rengi onu gördüğünüz anda kavrayamayacağınız kadar kısa bir süre içerisinde birbirine en muazzam biçimde karışır ve size onun tablosunu çizer. Siz bunun farkına ancak çok sonra varırsınız, zira bu renk gösterisinin büyüsünden kurtulmak mümkün değildir. Ancak başka renkleri görünce anlarsınız karşınızdaki tablonun kusursuzluğunu, ahengini.


Renkler yalnızca güzel ve iyi şeyleri mi çağrıştırır insana? Kötü manaları olamaz mı renklerin? Renkler herkes için aynı şeyi ifade etmez. Kimisi için sevgilisinin gözlerini hatırlatan deniz mavisi, başkasına kötü anılarını hatırlatabilir. Kahverengi belki güzel ormanlarda yapılan gezintilere götürür insanı, ama belki de bir diğerini toprağa kaybettiklerine…

İyi veya kötü manalı olsun, renkler bu dünyanın en güzel detaylarını oluşturur. Kimse rengini yitirmiş bir dünyada şimdi yaşadığı gibi yaşayamaz. Güneşin gökteki her hâli aynı olabilir mi hiç? Gün içerisinde binbir renge bürünen, bizi heyecanlandıran güneş daima aynı surette olabilir mi? Her ağacın yaprağı aynı yeşillikte midir? Gökyüzü yalnızca açık ve kapalı bir ton mudur? Renk hayattır, renkler bizim en elzem yaşam pınarımızdır. Ancak, son zamanlarda dünyamızı terk ediyor renkler, geri dönmemek üzere…


Etrafınıza bir bakın. İnsanların yüzlerini inceleyin. Hayvanların yüzünü inceleyin. Binaların duruşunu inceleyin. -Eğer varsa- ağaçları inceleyin. Varacağınız çıkarımlar benimkinden pek farklı olmayacaktır. Telaşlı, gergin, sıkılmış, korkmuş, sabırsız, aceleci ve bunların kaçınılmaz sonucu olarak mutsuz insanlar, çehreler. İçinde yaşadıkları toplum onları bu hale getirdi. Tek derdi para kazanmak, nasıl ve ne yolla olursa olsun para kazanmak ve bu parayla önce geçinmek ve daha fazlasını bulunca tereddüt etmeden lükse kaçıp ‘sınıf’ atlamak olan insan prototipleri. İnsan ilişkilerinde başarısızlıkta yarışan, yalan söylemekte beis görmeyen, dolandırıcılıkta çığır açan insanlar. Cinsel ilişki namına iptidai bilgilerle hareket eden, dürtülerine söz geçiremeyen hasta ruhlu insanların barındığı bir topluma dönüştü bu topluluk. Sapkınlığın, tecavüzün, kaçak işlerin, insan katlinin normalleşmeye ve sistemleşmeye başladığı bir toplum…

Ufak ihtirasları ve tutkularına yenik düşmüş, zavallı, biçare varlıklar geziniyor etrafımızda. Ona bahşedilmiş bir kereye mahsus ve kocaman bir hayatı yalnızca büyük bir ev veya pahalı bir otomobil uğruna feda etmeye hazır insanlar geçiyor her gün yanı başımızdan. Dünyada saklanmış sürprizlerin, güzelliklerin ve heyecanların farkına varmadan, veya fark edip umursamadan yaşayan, sahte bir mutluluğu, bir yanılsamayı kovalayan modern kölelerle çevrili etrafımız.

Denizin mavisinde kaybolmayı, güneşin kızıllara bürünmüş dansını, ayın sarhoş eden dinginliğini, ağaçların huzur veren yeşilliğini, geleceği aydınlatan gökkuşağını, karalığı derin uykulara battaniye olan geceyi, yaşamı hatırlatan kahverengi toprağı, canlı renkleriyle bizi heyecanlandıran kuşları hiç önemsememiş, hiç merak etmemiş, belki de küçük ve önemsiz bulan insanlar bir bir geçiyorlar yanımızdan.

İnsanlar kötüleştikçe, doğadan yüz çevirdikçe, ona (kendine) zarar verdikçe, dostlarına kötülük ettikçe, çocukları dövdükçe, başkalarının hayatını kararttıkça, canlıları katlettikçe, en kötüleri en yüksek mevkilere çıkarttıkça ve utanmadan kötülüklerini anlattıkça küsüyor doğa bize. Renklerini artık çekiyor gözümüzün önünden. “Hak etmiyorsunuz!” diyor.

Rengin olmadığı topraklarda yetişir mi huzur, itimat verir mi güneş, dertlerden arındırır mı deniz, büyür mü çocukların masum hayalleri, yağmurdan sonra mis gibi kokar mı toprak, filizlenir mi umut veren yeşil ağaçlar? Ona elinden gelen tüm kötülükleri yapan ve sonunda yine utanmadan toprağın kahverengisine dönen insanlar, vicdanlarınız ne kadar da rahat.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.