2015'e Giydiriyorum. Ekleyecek varsa buyursun gelsin…

Müziksiz yazı mı olurmuş canım… diyenlere özel olarak 2015 yılında çok beğendiğim çalışmalardan birini şuraya iliştiriyorum. Bu şarkı eşliğinde akalım o halde birlikte yazıya…

Hani şu klasik yeni yıl yaklaşırken yapılan “2015'de Neler Oldu?” ya da “2015 Biterken…” konulu saçma sapan magazinel foto galerileri ile süslü, kim kiminle, nerede, nasıl şaaptı veya şaapamadı içerikli yazılardan olsaydı, belkide çok daha geniş bir kitleye erişebilirdi ancak beklentileri boşa çıkarıyor ve öyle bir yazı olmadığını baştan koyveriyorum!

Kişisel olarak yaşadığım bazı olayların yanı sıra, içinde yer aldığımız ve toplumsal olarak yaşadıklarımıza da bir bakalım derim.

Pardon, GİYDİRELİM!

Part 1 : Sikimsonik İlişkiler

Yılbaşı yaklaşıyordu ve yine reklamcılık dünyasının (genellemedir ve istisna içerir) o vıcık vıcık sahte samimiyetinin, süslü hediye kutularıyla ve değişik içki çeşitleriyle kutsandığı zamanlardaydık. Kime hediye geldi, kime gelmedi ya da “Ulan şimdi bunu nasıl paylaşıcaz amk! Ama ben eskisiyim ajansın. En çok bana vereceksiniz lan, en çok bana!” tadında hesaplamalar yaptığımız günlerdeydik. Ha bir de, bizler bu hesaplar içinde insanlığımızı yitirirken, “Sikicem bu çam ağcının binbir zorluklar ile aldığım bilmem kaç yüz bin liralık arabamın üzerine düşen iğnelerini” diye elindeki 5 TL’lik süpürge ile her akşam arabasını temizleyen patronumuzun hediyelere çoktan ambargo koyduğunu ya da her allahın günü viski içebilecekken, biz fakir reklamcılara yılda bir gelen bir şişe viskiye göz koyduğunu nereden bilebilirdik! (Dram mı? Al sana dramın Con Travoltası!)

Zaten bütün yıl beynimizde sikişen “Yeni ne var?” veya “Daha çok satış istiyoruz lan, daha çok” müşteri sesleriyle boğazımıza kadar stres dolmuşken, üzerine bir de bir sikim olmayacak konkur süreci eklenmişti ki, evlere şenlik tam da buydu. Haliyle dayanamadım ve “Baba uzar!” dedim ben de.

Her bitiş bir başlangıçtır çiçek çocukluğuyla “Madem öyle kendi işimi yaparım lan ben de kendim için. Bizim ne eksiğimiz var kanka?” dedim ve kankadan cevap geldi: “Fazlan var amk. Kaptır yürü git..” Soyunduk freelance işlere ama götümüz de açıkta kalmadı değil bir zaman. Başlarda güzeldi de aslında, tabi her yeni iş sürecinde olduğu gibi zor zamanlar da bekliyordu bizi. Zorluklara da “Sizden korkan sizin gibi olsun. Benim sevgi dolu göğsüm gibi yarim var.” diyecek, arkasına da Mansur Ark’dan “Yarim, ne güzelsin yarim” isimli sanat eserini patlatacakken bir de ne göreyim? Meğer o işler öyle olmuyormuş! Tak etti karının da canına tabi, 3 çocuk, bir de ben evi geçindiriyor ya (yersen). 5 ay dayanabildi garibim henüz olmayan 3 çocuğa ve bana. O da öyle uçup gitti. Biz de arkasından klasiklerden olan “Hayat kısa, kuşlar uçuyor…” falan dedik…

İşi bıraktık, karıyı da boşadık. Ama zaten sikimsonik olan bu ilişkileri 2015'de bırakırken, dönüp arkama baktığımda zerre pişmanlık hissetmiyor olmak da ayrı bir 2016 yeni yıl, yeni umutlar şeysi oluyor insana. Geride bıraktıklarım ya da beni geride bırakanlar, aslında bir sonraki ve daha da önemlisi yeni olan adımı atabilmem içindi. Peki, son durum ne mi? Götümüzü kapattığımızı söyleyebilirim. Eskisine nazaran çok daha fazla çalışıyorum ancak en azından IQ seviyesi benimkinin 10'da 1'i bile etmeyecek birilerinin ağız kokusunu çekmiyorum. Aç mıyım peki? Hayır! Ferrari mi aldım kendime? Ona da hayır! (Zaten Ferrari alacak duruma gelsem de almam. Olm çok zenginsin lan, al! Yok abi.. ALMAM!) Bir de şu var ki lafın belinin kırıldığı yerdir;

Bir son aramıyorum hayatımda ya da bir varış noktası. Esas olanın bu yolu yürümek olduğunu biliyorum artık…

Part 2: Memleket

2015'de memlekette olan bitenleri düşünmeye başladığım anda içimi bir kasvet dağlıyor amk. İşsizlik, IŞİD, IŞID, İŞİD veya İŞID da olabilir, yazın yapılan seçimler, sonbaharda yapılan seçimler (Artık mevsime göre seçim yapıyoruz anasını avradını), Lice, Dağlıca, Ankara katliamı, Suruç, Cizre, dövizdeki durum, vergiler, algılar ve algı operasyonları, göçmenler, kadın cinayetleri, Mit tırları, Osmanlıcılar, kürt sorunu tartışmaları… derken bir ülkenin ancak bu kadar güzel içine edilebilirdi demekten alamıyorsunuz kendinizi. Neden bu kadar çok ölüyoruz abi..? Genci, yaşlısı, bebeği…

Birilerinin götleri sıcak ve rahat ettikleri koltuklarından kalkmasın diye, ceplerindeki para hiç eksilmesin diye, onlar lüks yaşasınlar diye, dünya nimetlerinin sonuna kadar tadına varsınlar diye bizler ölüyoruz. Halk yani ya da bir coğrafyada bir arada yaşayabilecek olan insanlar, birilerini seçip bizi yönetin diyorlar. Bu birileri ise bizim ve bu memleketin amına koymak için ellerinden geleni yapıyorlar. Biz ne kadar mazoşist bir milletmişiz böyle arkadaş! Adamlar yıllardır “Ula sen dur, bir geçeyim başa hele o zaman görün siz beni” diyor gözlerimizin içine baka baka ve biz de “Ben domalıyorum usta, sen zahmet etme” diyoruz. Sadece en başındaki için mi geçerli bu durum dersiniz? Hayır! Hastanede hemşiresi, adliyede memuru, karakolda ya da sokakta polisi, okulda öğretmeni, çarşıda kasabı/manavı, AVM’de markaları derken ve aslında farklı zamanlarda biri diğeri iken.. biz ne de meraklıymışız böyle sikilmeye ve birbirimizi sikmeye usta! Böyle fantaziyi yazacak pornocu gelmedi daha dünyaya. Hani bir zamanlar tevatür gibi kulaktan kulağa dolaşan bir hikaye vardı; “Bu batılılar bizdeki aile yapısını ve bağlarını anlayamıyorlar aaabi! Onu da nah bitirirler zaten!” diye.. Adam senin aile yapını da, ahlakını da, birbirine olan yardım severliğini de, güvenme duygunu da, en cahilimizdeki hoşgörüyü de, sabrı da, yaşama sevincini de.. alayını üst üste koyup sikti attı! Sen, ben, o, bu ya da şu da çanak tuttuk. İzledik, gördük ama sustuk… Hayrını gör..!

Artık o güzel aile tablolarını Ertem Eğilmez filmlerinde izler, ne kral adamdı bu Kemal Sunal der, Adile Teyze neredesin diye içlenir ve ah şu neşeli günler yok mu! bitiriyor beni yahu..diye iç geçirmekle devam ederiz hayatımıza. İki damla gözyaşı, biraz geçmiş, bir tutam da sosyal medya içeriğinden sonra entellektüel olanlarımız CNBC-e dizilerine, diğerleri ise Muhteşem 100 Yıllara geri dönebilir. Ancak zaman akıp giderken avuçlarımızdan, ne kıymetli bir şey olduğunu kavrayamadan, yitirdiklerimizi yerlerine bir daha koyamayacağımızı da bile bile neden böyle yaşamaya devam ediyoruz? Safi yaşamış olmak için mi? O halde “Ben neden bu dünyaya geldim?” sorusunun cevabı basit: “Ölmümü beklemek için!

Zaten öleceksen neden iyi yaşamıyorsun?

Zaten öleceksen neden biraz daha fazlasını “sen de” istemiyorsun?

Zaten öleceksek, neden bu denli kırıyoruz her şeyi, döküp, dağıtıp toplamaya bile çabalamıyoruz?

Ve tüm bu olan bitenden sonra;

Zaten öldüysek, kim kaldıracak cenazelerimizi bu yaşayan ölüler mezarlığına dönen ülkede…