“Avrupa Durağında Büyülü Bir Şehir”

Erasmus hikayemi anlatmaya beni en çok etkileyen şehirle başlamayı düşünüyorum; Paris… Kısaca Erasmus maceramın nasıl

başladığını anlatmak istiyorum. Çocukluğumun büyük bir kısmı köyde geçtiği için dünyayı yalnızca bizim köyün sınırları büyüklüğünde zannederdim.
Zamanla büyüdükçe, hele ki dünyanın 20 haneli bir köyden daha büyük olduğunu anlayınca içimde yeni yerler görme isteği arttıkça arttı. Üniversiteyi kazandığım ilk yıllarda bir şekilde yurt dışına gitmek için araştırmalara başladım. Erasmus programını öğrenince bu isteğime bir adım daha yaklaştım. Ortalamamı gerektiği gibi yükseltip, İngilizce sınavından da belirli bir not aldığımda Erasmus gitmeye hazırdım. Tercihimi Almanya’dan yana kullandım. Yine böyle bir şansım olsa yine Almanya’yı seçerdim. Her şey nizami, herkes yapması gereken iş hakkında belirli bir bilgiye sahip; bu ülke beni medeniyet yönüyle çok etkiledi. Almanya’ya giderken tek başıma uzun bir yolculuğun beni beklediğinin farkındaydım. E tabii korkulu, bol dualı bir yolculuk oldu benim için. Ama sora sora nihayetinde buldum gideceğim yeri. Yeni insanlarla tanışmak, yeni kültürler öğrenmek, benden tamamen farklı insanlarla bir araya gelmek benim için hayatımın en güzel fırsatlardan biriydi. Birçok ülkeden arkadaşlar edindim ve onlarla halen iletişimimi sürdürüyorum. Öğrencilik hayatınıza Erasmus programını dahil etmenizi kesinlikle tavsiye ediyorum; eğer kendinizden eminseniz, ne istediğinizi biliyorsanız sizin için çok faydalı bir program olacaktır.

Bu kısa girişten sonra Paris hikayeme başlamak istiyorum. Başta da söylemiştim neden bilmiyorum gittiğim şehirler arasında beni en çok etkileyen şehirdi. Geri dönmemize az bir süre kalmıştı. Arkadaşımla oturuyorduk ve bir anda karar verdik. Gitmeden Paris’i görmemizin bizim için çok güzel bir anı olacağını düşündük. Hemen bilet arayışına koyulduk. Çok güzel; internetten online bilet var ve biz kredi kartlarımızı kullanamıyoruz, otobüs saati ve otogar dışında bildiğimiz herhangi bir şey

yok, oh ne güzel. Bu böyle olmaz, kalk, dedim yarın Frankfurt’a gideriz, varsa firmanın yerini buluruz alırız bileti biner gideriz. Arkadaşım da kabul etti. Altı saat sonunda Frankfurt’a vardık. Paris otobüsü akşam 7’de kalkacakmış. Ancak firmanın Frankfurt şubesi olmadığını, yalnızca online olarak bilet satıldığını öğrenince durum biraz kötüleşmeye başladı. Bir altı saati geri dönmekle harcamayı ve Paris’i görmemeyi göze alamadık. Arkadaşımla; bekleyelim, şoförle konuşur ikna ederiz, dedik. Soğuk bir Almanya akşamında Paris’e gidecek otobüsü beklemeye başladık. Nihayet geldi, insanlar bavullarını yerleştirmeye başladı. Biz öylece bakıyoruz. Neyse amcamızın işi bitti, ben hemen konuşmaya başladım, durumu açıkladım. Hemen cevabımızı aldık ve ilk girişimim olumsuz sonuçlandı. Biraz geriledik, bu sefer arkadaşım gitti yanına yardımcı olmasını rica etti. Ben tekrar dahil oldum; bir saniye, dedi kontrol etti ve atlayın dedi. Nasıl mutlu olduk, tahmin edemezsiniz. Ve Paris’e doğru yaklaşık on iki saat süren bir yolculuk başladı. Sabah 6’ya doğru oradaydık. Haritamızda her yer işaretliydi. Gece 12’ye kadar tüm görmek istediğimiz yerleri görüp geri dönecektik. İlk hedef Eiffel’i bulmaktı. Onu bulduktan sonra diğer yerler yakındı. Otobüsten iner inmez metroyla Eiffel’e ulaştık. Henüz sabah olduğu için çokta fazla etkilenmedik Eiffel’den. Herkes sabahın erken saatinde işe gitmek için yollardaydı. Gerçekten sokaklarında yürüdükçe parfüm kokusu alıyordum. Eiffel’de fotoğraf çekimlerimizi tamamladıktan sonra Pont Alexandre III Köprüsü’ne doğru yol boyunca yürüdük. Bu köprüden Eiffel’i seyretmek de mümkün.

Paris’te hırsızlık olayları had safhada olduğu için dikkatli yürüyorduk. Karşıdan gelen bir kadın aniden yerden bir yüzük alıp arkadaşımın eline koydu ve bu senin şansın, dedi yürümeye devam etti. Biz şaştık kaldık, bu altın yüzük bizim değildi.Tekrar geri döndü “O zaman bu şanslı durumda bana bir kahve ısmarlamalısınız sanırım” dedi. Otobüse yetişmemiz gerektiğini söyledim, kadın bir sinirle yüzüğü aldı ve gitti.

Irmak boyunca her yer tarih kokuyordu. Nereye baksan tarihi bir şaheser görmek mümkündü. Hedefte Louvre Müzesi vardı. Louvre Müzesi yalnızca Paris’in değil, dünyanın en büyük müzelerinden biriydi. En çok ziyaret etmek istediğim yerlerden biriydi. Müzenin önünde tepesinden tutuyormuş izlenimi veren fotoğraflarımızı da çektikten sonra Champs-Élysées Caddesi bizi bekliyordu.

Dünyanın en uzun caddesi yürü yürü bitmiyor. Aynı zamanda oradaki güzel mağazaları da ziyaret etmeden olmazdı tabii ki. Bu caddenin bitiminde sizleri Zafer Takı bekliyor. Napoleon, en büyük zaferi olan Austerlitz Savaşı’nın ardından askerlerine “Eve döndüğünüz zaman zafer taklarının altından geçeceksiniz” demiş ve ertesi yıl takın yapım çalışmaları başlamıştır. Ne
yazık ki planlar Napoleon’un istediği gibi gitmemiş, yapı ancak 30 sene sonra tamamlanabilmiş. Napoleon’un külleri cenaze

alayı ile Zafer Takı’nın altından geçmiş. Bu ziyaretimizden sonra maceramız hemen hemen tamamlanmıştı. Şehirde anlayamadığım bir büyü vardı. Neden böyle oldu bilmiyorum. Gördüğüm her şeyden etkileniyordum. Haritamızda işaretli her mekanı gezdikten sonra artık gitme vakti gelmişti. Yürümeye mecalimiz kalmamıştı. Kendimizi zorla otobüsümüze attıktan sonra aklımızda müthiş tarihi yerler, burnumuzda güzel kokularla geri döndük. Paris mutlaka Avrupa yolculuğunda gitmeniz gereken bir yer. Bir günümüzü dolu dolu geçirince bile birçok mekanı ziyaret edebildik. Bu güzel şehri de duraklarınız arasına eklemenizde fayda var.

Yazısı için Melis Mutlu’ya teşekkür ederiz!

Süleyman Demirel Üniversitesi Bilgisayar mühendisliği 3. sınıf öğrencisiyim. Hayata bakış açım tamamen sevgiden, yenilikten ve keşfetme tutkusundan oluşuyor.


Melis Mutlu