Erasmus Günlüğü 1- Nedir bu kadar farklı olan?

“Acaba Erasmus yapsam mı ya?” sorusu varsa, durmayın derim.

Hayal ettiğim gibi ve sadece kendim için yaşayacağım 6 ayı anlatacağım yazılarımın başlangıcı bu yazı. Kafamda bir sürü şey var ve hangisinden başlayacağıma karar vermek oldukça zor. Planımda farklı kültürlerin birbiriyle iletişimini, buradaki hayatımı ve özellikle karnavalı anlatmak vardı. Bunları yine yapacağım ama eğlenceli bir taraftan bakarak değil maalesef.

Ben burada bunları yaşarken benden 2 yaş küçük, aynı bölümü okuyan, aynı hayalleri paylaşan ve hemşehrim sayabileceğim Özgecan öldürüldü. Özgecan’ın öldürüldüğü sırada burada bütün kızlar kostümlerini giymiş, sokaklarda şarkı söyleyip eğleniyordu. Ben de dahil olmak üzere, kime ne hesap veririz, bak trene bineceğiz bunları giymeyelim kaygısı olmadan eğlendik ve döndük. İşin garibi üniversite için Adana’dan İstanbul’a taşınmadan önce bu minibüsleri ben ve benim bir çok kız arkadaşım da kullanıyordu. Çok şanslıymışız ki böylesine denk gelmedik. Denk geldiklerimiz ise artık toplumumuzda normalleşen ama aslında hiç de normal olmayan taciz vakalarıydı. Belki okuduğum bölümlerden, aldığım derslerden, belki de şu an burada olmamdan dolayı övündüğümüz kültürümüzün biz kadınları ne kadar kötü etkilediğini fark ediyorum ve ister istemez sinirleniyorum.

Bunu fark etme sürecimi anlatabilmek için öncelikle buradaki yaşamımdan biraz bahsetmek istiyorum. Tilburg Üniversitesi’ndeyim ve şehir merkezine bisikletle 15 dakika mesafede okula çok yakın, ismi Professor Verbernelaan ama herkesin kısaca Verbs dediği bir yerde kalıyorum. Benim evim Verbs 46, katımı 5 kişiyle paylaşıyorum ve bu kişilerden birisi benimle birlikte Koç Üniversitesi’nden gelen dünya şirini Ceren, diğer kişiler ise sırasıyla Peru’dan Diego, Italya’dan Amanda, Kanadalı Casey ve Yeni Zelandalı Megan. Enternasyonallikten yıkılıyoruz anlayacağınız! Tilburg küçük, şirin bir şehir. Sakin. Kaldığım yerin çevresinde yemek yiyebileceğim çok az yer var bu nedenle hayatımda belki de ilk defa sabah, öğle, akşam yemeklerimi kendim yapıyorum, ve bundan çok keyif alıyorum. Annem sağ olsun, hem Adanalı hem de pek bir hamarattır, öğretmiş ister istemez bana. Bir de öyle basit hamburger falan yaptığımı düşünmeyin baya taze fasulye, pilav falan yapıyorum. Cerenle birlikte bir Türk marketi bulduk, Emin Market, her şey var ama biraz pahalı. Arada sırada temel ihtiyaçları alabiliriz diye düşündük. Temel ihtiyaçlardan kastım da salça, turşu ve yoğurt, olmazsa olmazlarım! 11 Şubat perşembe akşamı bizim katımıza (toplamda 6’şar kişilik 3 koridor) Türk gecesi yaptık ve herkes yemeklere bayıldı. Oldukça keyifliydi, belki daha sonra yalnızca bunu anlattığım bir yazı yazabilirim.

Yazının başında da söylediğim gibi burada ben sadece kendim için yaşıyorum, belki de biraz bencil olmayı öğreniyorum. Gitmek istemediğim bir yere gidiliyorsa insanlara ayıp olur diye gitmiyorum. Kısaca 21 yaşıma kadar içinde büyüdüğüm ama hep bir yanlışlık var bunda diye düşündüğüm kolektif kültürden sıyrılmaya çalışıyorum. Bu, ailemi, arkadaşlarımı özlemiyorum demek kesinlikle değil. Çok özlüyorum ama bağımsız olmak beni ayrıca besliyor. Yaşam tarzım biraz değişti, toplu taşıma kullanmıyorum ve kalabalıkla boğuşmuyorum hiçbir yerde. Bu bana iyi geldi, belki bazıları sevmez. Bisiklete binmekten çok keyif alıyorum, bir yere bisikletle gidiyor olma fikri beni ayrıca mutlu ediyor. Haftada en az 3 gün spora gitmeye çalışıyorum. Bunu Türkiye’de de yapmaya çalışıyordum ama neredeyse imkansızdı çünkü okul dışında birçok şeyle uğraşıyordum ve yurda döndüğümde tek derdim uyumak oluyordu. Dikkatimi çeken bir şey de spor salonunun ucuzluğu oldu. Ayda 20 Euro veriyorsunuz ve istediğiniz her derse katılabiliyorsunuz, sorgusuz sualsiz. Kendimi en basite indirgemek istediğim için ben çoğunlukla pilates ve yogaya gidiyorum. Bir de okulumuzun kocaman bir ormanı var, orada koşmak da ayrıca bir keyif.

Üniversite lisans eğitimimin son dönemindeyim, ve mezun olmak için iki dersi geçmem gerekiyor ama dört ders alıyorum. Burada bir dönem iki kısımdan oluşuyor ve ben ilk kısımda tek ders alıyorum, o da Social Cognition. Dersin yapıldığı sınıfın güzelliğini fotoğrafta görebilirsiniz, beni gerçekten büyüledi. İlk derste dışarıya bakmaktan dersi dinlemekte güçlük çektim. Dersin işleniş şekli benim alıştığımdan biraz değişik, artısı eksisi tartışılabilir ama bilgi dolu. Bir derste öğrendiğim şeylerin, aldığım notun haddi hesabı yok. İtiraf edeyim biraz zor, ama güzel. Bu dersin en çok hoşuma giden yanı ise her cuma katılımı zorunlu olan bir grup dersinin olması ve bu ders için her hafta iki kişilik grup olarak üç makale ile ilgili 200’er kelimelik yorum yazmamızın beklenmesi. Eğer bir hafta bile yazmazsanız ya da yazarsınız ama beğenilmezse, dersten kaldınız demektir. Benim grup arkadaşım Litvanyalı Ieva, çok hırslı, çalışkan ve bilgili. Mentorum Oya Günay ile bu haftaki görüşmemizde Ieva ile grup içindeki dinamikleri konuştuk ve o bana bilgiye olan aşkımı hatırlatarak, bazı şeylerin nedenini anlamamı sağladı.

Gelelim hafta sonuna. Bu hafta sonu karnaval vardı. Buradaki ilk kültür şokumu yaşadım galiba. Genç, yaşlı herkes kostümlerle sokakta, dans edip içki içiyorlar. Böyle bir giyinmek yok ama! Cuma günü karnavalın ilk günüydü ve derste hocamız bile hadi bitirelim çünkü karnavala gitmek istiyorum dedi:) Ben ilk günü Tilburg’da, ikinci günü ise Maastricht’te geçirdim. Maastricht’teki kostümler gerçekten inanılacak gibi değildi. Her aile bir tema belirleyip ona göre giyinmişti ve hazırlanmaya kaç ay önce başlamışlardı tahmin bile edemiyorum.

Kısaca, İstanbul’da öğrenci olmaktan çok daha kolay burada öğrenci olmak. Yaşamak için debelenmiyorsunuz ve bence en önemlisi insanlar birbirlerine değer veriyorlar. Ben çok şanslıymışım ki bugün bunları deneyimleyebiliyorum. Eğer sizin de aklınızda “Acaba Erasmus yapsam mı ya?” sorusu varsa, durmayın derim. Farklılıklara alışmaya çalışmak hepimizi biraz büyütecek bence.

Bahar Aldanmaz