‘I wish I was like you. Easily amused.’

Kurt Cobain’in 9 yaşındayken altında yatıp etrafı dinlediği köprünün fotoğraflarına bakıyorum. Öyle tanıdık ki. Sanki tüm çocukluğum orada geçmiş kadar tanıdık ve sıcak. Kurt ile ilgili her şeyde hissettiğim o his çöküyor ruhuma. Tanıdık olma hali, sakin bir farkındalık, sade bir süreklilik hali, koyu bir melankoli ve neşelenecek gerçek bir şeyler bulma isteği. Her seferinde.

Young Street Bridge — Aberdeen

2004 yılı. Baharın ortasında bir gündü. Gereksizce Cumhuriyet Gazetesi aldığım zamanlardı. Gazetenin pazar ekinde bir yazı vardı. Ali Deniz Uslu yazmıştı. 4 Nisan 2004. On Yıllık Bir Efsane, başlığıyla ve çok güzel bir adamın son derece etkileyici, melankolik bir fotoğrafıyla süslenmişti yazı. Okumaya başladım. Müziğini hiç dinlemediğim Kurt Cobain adında bir adamla ilgiliydi. Öyle güzel, öyle sade ve etkileyici geldi ki, yüreğime not ettim. Kuzenime gitmem gerekiyordu. Pazar günüydü ve FIFA 2005 oynayacaktık. Kuzenim ile baharın ortasında bir gündü. Delicesine Metallica dinlediğimiz zamanlardı. Sana bir şey dinleteceğim, dedi. Oysa yeni bir şeyle karşılaşmak hep bir gerginlik yaratır bende. Bir CD taktı bilgisayara. Konser kaydı olmalıydı çünkü alkış ve çığlık sesleri ile başlıyordu. Solist adam bir şeyler söyledi ve son derece basit bir gitar ritmi başladı. Sonra, az önceki adam şarkıyı söylemeye başladı. Hiçbir zerresi yeni değildi. Adeta içimden, karnımın ortasından çıkıyordu adamın sözleri. Rahatlığı, iç sıkıntısı, güzel günler için kullandığı kelimeler, topluma ve hatta herkese karşı, benden uzak dur, diyen halleri, hepsi -ah benim canım- hepsi benim canımdan havalanıyor gibiydi. Bu nedir, dedim. Kim bu, nasıl hissediyor bunları ve nasıl anlatıyor, dedim. Kuzenim, adamın adının Kurt Cobain olduğunu söyledi. Sonra olanları hem hatırlıyorum hem hatırlamıyorum. CD’yi bana hediye etti kuzenim. Hayalet gibi eve döndüm. Bilgisayar odasına kapandım. Elime gazetedeki yazıyı aldım ve CD’yi dinlemeye başladım. Nirvana — MTV Unplugged in New York. O gece, gün doğana dek aynı yazıyı okudum, aynı albümü dinledim. Kurt Cobain, ruhumun tüm odalarında yankılanıyordu artık.

Unplugged albüm, 27 yıllık yaşamımda en çok dinlediğim albüm oldu. Dinlemediğim -hadi gün demeyeyim- hafta yok gibidir. Stüdyoimge’den çıkan Kurt Cobain Tribute adlı kitap, arasına koyduğum o gazete kupürü benimle birlikte memleketin 55 şehrini gezdi. Her turneye götürdüm o kitabı. Nirvana’nın yaptığı müzik, ruhumun geçirdiği her bir vaktin tarifini içinde barındırıyor. Lisedeydim, ailemin zoruyla dersaneye gidiyordum ve DiscMan’ime In Utero’yu taktığım bir bahar günüydü yine. In Utero’nun çarpıcılığı karşısında nutkum tutulmuştu. Rape Me, beni tüm politik ve vicdani yaralarımdan deşmişti. Dersanede kızın biri ne dinliyorsun dedi, söyledim. Şarkının adını sordu, söyledim. Anlamı ne, dedi. Irzıma Geç, dedim. Bir sapıkmışım gibi benden uzaklaştı. Rape Me içindeki ironi ve politik duruşun neye karşı olduğunu o kızın öteleyici tavrından anladım. Kurt ve ben aynı ekonomik sınıftan çıkmış, aynı aşağılamalara aynı ötekileştirilmelere maruz kalmıştık. Aynı kıyafetleri giyiyorduk. O tüm bunları müziğine yansıtan bir sanatçıydı ve ben hissettiklerimi sanatıma yansıtan bir tiyatrocu olmak arzusuyla çıldırıyordum. Tüm taşlar, Cobain’in ruhunu bize açtığı günden beri onu seven herkeste olduğu gibi, yerine oturuyordu. Karşılık bulamadığı tutkusuna dair sözlerini dinlerken ağlıyordum. Üremek zorunda değiliz diye çığlık attığı politik duruşunun tam da yanında duruyordum, üç çocuk sapıklığına karşı. Bleach’de anlattığı çocukluk anılarından, In Utero’nun kimsenin adamı olmak istemeyen bir efendi tek başınalığı anlattığı o cesareti timsali sözlerine dek Kurt Cobain ruhumun içinde yaşayacak. Daima.

©2008–2016 mister-bones

Tüm öfkesinin yanında aslında müthiş bir sükunet var, Kurt’un dinamizminde. Bir naif sıradan olma isteği var. All Apologies’de diyor ki, I wish I was like you. Easily amused. Keşke, sizin gibi kolay eğlendirilebilir olsaydım, mealinde. Bu sözüne hep vurulmuşumdur. Çünkü hiçbir zaman etrafıma ayak uyduramadım. Her zaman oyunun içinde olmak istedim ama beceremedim. Kontrolü hiçbir zaman bırakamadım. Yanlışlarına rağmen bir hareketle yürümeyi beceremedim. Yarışmadım. En sevdiğime bile dürüst oldum, öylece yalnız bırakıldım. Aynı şarkıda dendiği gibi, tüm suç benim. Tüm günah benimdi; ben de isterdim neşelenmeyi ama olmadı. Keşke sizin gibi kolay eğlendirilebilir olsaydım, keşke. Olamadım. Kimsenin bayrağını taşıyamayan halimi, geniş arazilerin iç kararttığı gri günlerdeki yürümelerimi, dinlediğim ve içime çektiğim onlarca Kurt Cobain şarkısı sırasındaki içtenliğimi Kurt Cobain’in ruhuna adıyorum. O, benim hassaslığımın, politik direniş ve kişisel Sisyphos döngümün en değerli kısmı. Kurt Cobain’in sesinden içime doldurduğum hüzün, direniş ve içe dönüşümü binbir mutluluğa değişmem.
Şunu hatırla: Ruhumun tüm odalarında Kurt’ün posteri asılı.

10.180 / K.


All Apologies - Nirvana