Kurtuluş Günlükleri: Kuaför Kasap ile Tuhaf Kıl Karşılaşmaları

Kısa bir zaman önce Kurtuluş’a taşındım. Sıkı fıkı olmuş apartmanları, her bir köşede ve sokak arasında sizi selamlayan bitmek bilmez kuaför salonları, her dilden birbirine bağıran dost canlısı insanları ve epik savaş müzikleriyle düğün yapan salonlarıyla Kurtuluş benim için İstanbul’dan nefret etmeye başladığım günlerde bir esinti etkisi yarattı diyebilirim. Bol döner ve eski bina etkili bir esinti hatta.

Mahallemi keşfetmek için dolaşmaya çıktığımda gözlerim gördüğü her ayrıntıyı yakalıyor, bir yandan da görüp sıcak bir izlenim aldığı ilk yerde saçımı kestirebileceğim bir yer arıyordu.

Ara sokakları arşınlayıp hepi topu 3 sokakta toplam 15 gibi bir sayıda salon gördükten sonra canım biraz sıkılmaya başlamıştı. Her yer aynı görünüyordu ve hiçbiri o aradığım ama ne aradığımı tam olarak da bilmediğim hissi uyandırmıyordu.

Husus saç da olsa asıl aradığım maceraydı. Bu yüzden tam pes edip eve dönmek için ana caddeye çıktığımda karşı ara sokakta yan yana iki tabela gördüğümde fikrimi değiştirdim: “Kuaför-Kasap”

Aklımda türlü türlü fikirler uçuşmaya başlamıştı: Kuaför uzun yıllar saç kırptıktan sonra içindeki kesme sevdasını zavallı hayvanlara mı yöneltmişti, veya eli kanlı bir kasap biraz inzivaya çekilip zanaatını insan kafasıyla mı sürdürmeyi seçmişti, bu ve bunun gibi senaryolar kafamda cirit atıyordu.

Esasen sadece iki dükkan yan yana olduğu için tabelaları bu iki alakasız zanaat aynı yerde yapılıyormuş görünüyordu ama ben aradığım yeri bulmuştum! Saçımı işte tam burada kestirecektim.

Girişi boncuk perdeli minik salonun adı Abidin ve Mehmet idi, bu aldığım karardan daha bile çok memnun olmamı sağladı. İçeri girdim ve fön çekmekte olan 60lı yaşlarındaki dükkan sahibine çok sıra olup olmadığını sordum. “Yuooov” gibi bir cevap verdi ve boncuklu kapının önüne çıkıp yüksek perdeden bir sesle “Mehmeeaaatt” diye bağırarak ortağını çağırdı.

Takıntılarım gereği saçımı kestireceğim kişiye duygusal işkenceler etmeyi bir görev bilirim ve saçımla uğraştığı süre boyunca ne yaptığını saniyesi saniyesine kontrol ederim. Gıcıklığım yerindeyse kullandığı makasın türüne bile karışırım. Ama bu adamı gördüğüm anda kafamı ve üzerindeki kütleyi komple ona teslim etmeye ve hiç ses çıkarmamaya karar verdim. Şişkin göbeğinden yüzük parmağına, taktığı kerliferli yüzüğü ve heybetli bıyığına kadar her şey onun dünyanın en iyi kuaförü olduğunu düşünmeme sebep oluyordu.

Düşüncelerimde haklı da çıktım. Mehmet Abi işinin ehli bir profesyoneldi. Büyük bir titizlikle saçımı kesmeye başladı, arada da kulağımın tepesindeki piercing’e tarağı çarptığında “Acıdı mı?” diye soracak kadar da kibardı. Bir bölgede en az yarım saat harcıyor, her seferinde eserini titizlikle kontrol etmek için kafamı oyun konsolu gibi bir sağa, bir sola, bir öne oynatıyordu. Boynum tutulacak hale gelse de halimden baya memnundum.

Onun bundan sonra saçımı kesecek insan olduğunu olmamı sağlayan şey ise kesim sırasında çalan telefonu oldu. Bir İbrahim Tatlıses şarkısıydı.

İbrahim Tatlıses dinleyip kötü saç kesecek birinin var olabileceğini samimiyetle düşünmüyorum. Yaptığı iş doğası gereği arabesk olan biri, bir de üzerine bunu taçlandıracak müziklere imza atmış bir adamı telefonunun zil sesi olarak ilan ettiyse, benim için olay bitmiştir.

  • Mehmet Abi benden yıkama, kesim ve fön için toplamda 25 ₺ gibi komik bir rakam aldı.
  • Kendisine memnuniyetle saçlarınızı teslim edebilirsiniz.
One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.