Kamil bey, sultan Abdülhamid dönemde güçlü bir Osmanlı paşası olan Selim Paşa’nın tek evladıdır. Liseyi Mekteb-i Sultani’de, üniversiteyi Cambridge’de okumuştur. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca ‘ya anadili seviyesinde hakim, İspanyolcaya da günlük konuşmalarını yapacak kadar yetkindir. Eşi Nermin ve kızı Ayşe ile tüm Avrupa, Afrika’nın yarısı, uzak asya ve hind diyarını dolaşmış, hatta birinci dünya savaşının haberini İspanya’da bir yattayken almıştır. Babasının vefatı ile çok büyük bir mirasa konmasına rağmen hem birinci dünya savaşı hem de hesapsız harcamaları sebebiyle neredeyse tüm maddi servetini kaybetmiştir. Elinde sadece İstanbul’da birkaç değersiz arsa ve dükkan, rahmetli ananesinden Üsküdar’da bir ev, bir de Kerkük’te birkaç arsa kalmıştır (bu variyet o sıralarda hiç para etmese de Kerkük’teki arsalar daha sonraki kitaplarda bambaşka bir kapı açacaktır). …


2018 yazında, yakın bir arkadaşım ile birlikte, ani denilecek bir karar ile İstanbul’dan başlayıp Yunanistan’ın Dedeağaç kentinden biten ülkelerarası bir bisiklet turu yapmıştım. Yapmadan önce “Bu bisikletle mi yapacaksın?” dediler, “Nefesin yetmez” dediler, “Başka işin mi yok?” dediler, “Kolay mı sanıyorsun o işleri” dediler ama yaptım geldim :) Hatta üzerine bir kaç tur daha attık o derece. Bu yazımda uzun yol bisikletçiliği hakkında bazı tavsiyeler vermek istiyorum;

  • İlk başta benim karakaçan :)
Image for post
Image for post
  • Öncelikle her türlü bisiklet ile tur yapabilirsiniz. Kondüsyonunuza ve yüreğinize güvenip “5 kmlik %7 eğimli bir yokuşta kafayı yemem yaaahh!” diyecek mental rahatlığa sahipseniz 30 yıllık vitesi olmayan demirden döküm alınmış bir BMX ile bile tur yapılabilir. Bunu abartmıyorum, tamamen size kalmış. İyi tur bisikletinin en temel mantığı şudur; daha az efor ile daha uzun yol gidebilmek. Bütün kadrolar, ekipmanlar falan buna göre toplanır/düzenlenir. Geri kalan tüm bileşenler (sele, vites, didon, fren…) tamamen sizin konfor ve güvenlik algınıza göre şekillenecektir. …


Image for post
Image for post

Edirnekapı’da, ocağın talimgahında bekliyoruz. Hava kurşun gibi ağır. 51'in çorbacısı Nur Ağa ve 37'nin çorbacısı Abdullah Ağa, ortalarının askerleri ile birlikte Et Meydanı’nda konuşlandı. 17. ortanın çorbacısı olarak ben, 33, 26 ve 38'den ağalar, sancaktarlar ve odabaşılar ile ağa meclisini kurup, isyana teşne ortaları sakinleştirme telaşındayız ama kimseye kelamımızı anlatamıyoruz. En sonunda 22'nin çorbacısı Cafer ortaya atladı ve itidalli olmayı tavsiye eden herkesi kesin bir şekilde susturan nutuğunu attı; “Yoldaşlar! Burada meclisi toplayacak zaman kalmamıştır. Hz Ali’nin emaneti Bektaşi yiğitleri Arabın, Acemin, Pomakın ve bilcümle yezid soyunun ayakları altında ezilmektedir. Buna daha fazla meydan bırakmamak, ocağımızın onurunu kurtarmak bize düşmez mi?”. Bütün yeniçeri kendinden geçmişçesine bağırıp çağırıyor, kimisi kafasını duvarlara vuruyor, ben ise deniz gibi kabaran bu kalabalığa bakıp, korkmaktan kendimi alamıyordum. Güç yerinde ağırdır, güçlünün ben güçlüyüm deyip her an kazan kaldırması nerede görülmüş? …


GEZİ YAZILARI: ATİNA

Daha önce farklı sebeplerle defalarca Yunanistan’a gitmiştim ama hiç Atina’ya gitmemiştim. Eşimle uzun süredir bu seyahatin planlarını yapıyorduk, fırsatlara bakıyorduk. Fakat, hem 1 euro’nun 6,00 TL gibi insanın karnına kramp sokacak seviyede olması, hem de başka özel sebepler ile hep erteleme halinde idik. En nihayetinde, aralık ayı sonunda, ani denilebilecek bir karar ile uçak biletlerimizi alıp, otel rezervasyonumuzu yaparak ilk ve en büyük adımı attık. İyi ki de atmışız, uzun zamandır bu kadar eğlenip keyif aldığımız bir tatil yapmamıştık. O zaman hafiften ana konumuza giriş yapalım, değil mi?

Fon müziği olarak “Zorba”;

Atina Elefterios Venizelos havalimanı, büyük sayılabilecek ama kullanım açısından rahatlıkla konpatk diyebileceğimiz bir havalimanı. İstanbul’dan Atina’ya her saate uygun bir sürü uçuş var. Biz Atatürk Havalimanı’na gidiş ve dönüşlü uygun saatli uçuşlardan biletlerimizi aldık, yaklaşık 1 saatlik bir uçuş ile Atina’nın merkezinin biraz dışında yer alan Elefterios Venizelos varışımızı yaptık. Havalimanında neredeyse beklemeden valizlerimizi aldık ve kısa bir yürüyüşün ardından hemen çıkışın yakınındaki otobüs duraklarına geçtik. Daha önce internet araştırmalarımızda X-95 numaralı otobüsün, bizim kaldığımız otelin çok yakınında bulunan Sintagma meydanına gittiğini öğrenmiştik. Bununla birlikte havalimanından merkeze 3 şekilde ulaşım imkanı…


Kayıp şehir.

Belgrad için, ziyaret edenlerin kullanacağı en güzel tabir bu olur sanırım: Kayıp şehir. Komün hayatının capcanlı örneği olan bloklar, tarihinden gelen naif koku, ama bu potansiyelini henüz 21. Yüzyıla taşıyamamış huzursuz bir bekleyiş. Fakirlikle yoğrulan ama gideceği, gidebileceği yerin farkında olan bir halk.

Belgrad’a gidenler bilir, şehir hala 80'li yılları yaşamaktadır. Şehre ilk ayak bastığımda aklım gitti “lan bu adamlar daha 80'li yıllarda böyle bir şehir hayatı kurdu ise eğer Yugoslavya dağılmasa idi ne halde olurlardı?”. Çok net söylüyorum, Yugoslavya dağılmasa idi ne Almanya olurdu meydanda ne Fransa. Adamlar 40 sene önce bildiğin geleceğin toplumunu inşaa etmişler; sporsa spor, sanatsa sanat, endustri ise endustri, ortak yaşam iradesi ise misli ile… E yedirmezler tabii. Soğuk savaşın en büyük silahı ne bombalar ne uçaklardı; sadece televizyonlar idi. Divac “Once Brothers” belgeselinde anlatır; Los Angeles’a ilk geldiğinde eşi git bakkaldan çikolata al demiş “Yugoslavya’da bakkala gittiğimizde çikolata bir çeşit olurdu ve alır çıkardık, Los Angeles’ta ise 20 farklı çeşit vardı ve eve dönüp eşime tekrar sormak zorunda kalmıştım”. İnsan nefsini görmezden gelip sistem kurmak isteyen yönetimler asla başarılı olamazlar, zaten olamamışlar da. Belki de bu tecrübeler ile daha naif bir duruşu var şehrin. Kalabalığa ve banliyölerine gittiğinizde bunu daha iyi anlıyorsunuz. Eşimle birlikte çıktığımız yurt dışı seyahatlerinde, yeteri kadar merkezde dolaştıktan sonra şehrin çeperine yelken açmayı severiz. Çünkü kısa seyahatler düşünüldüğünde şehre dair en sağlıklı yorumlar buralardan çıkar genelde. Enteresan olarak, komünizm etkisi ile sanırım, realite ile sunulan arasında farkın en az olduğu şehirlerden biri olarak gördüm burayı. Genelde bu tip kültürel seyahatlerden önce şehri araştırdığınızda size sunulan biraz abartılır ama burada öyle olmadı. Neyse o. Yalın bir halde. Kayıp şehir dedik ya? Sanırım bu kimliksizlik yüzünden olduğu gibi makyajsız kalmış. Ne Osmanlı’dan alabilmişler ne de Yugoslavya’dan. Zaten Osmanlı zamanını kesin bir red sözkonusu, gördüğüm kadarı ile yavaş yavaş Yugoslavya’yı da silmeye çalışıyorlar. Bununla birlikte kendinizi Karaköy, Galata ne bileyim Beyoğlu sokaklarında dolaşıyormuşsunuz gibi hissetmeniz olası diğer Avrupa şehirlerinin benzer meydanlarında olduğu gibi. Yeni bir ulusal kimlik inşaa edilecekse buradan yürümek istiyorlar belki. Kim bilir…

Halk, en azından bizim çarşıda, pazarda, halk arasında ve esnafta muhatap olduklarımız geleceğe hazır. Hepsi İngilizceye hakim ve kibar, ayrıca sakin. Bununla birlikte, özellikle kenar mahle bakkallarında, pazarlarında “oo Turkia, benim kuzen bursa :)” şeklinde 5–10 kelime Türkçe ile anlaşmak mümkün. Özellikle Novi pazarlı/Sancaklı Boşnaklarda çok yaygın.

Gelelim biraz şehir hakkında bilgi vermeye:

Öncelikle sadece şehir merkezinde takılacaksanız kesinlikle toplu taşıma kullanmaya gerek yok. Her yere yürüyerek ulaşabilirsiniz. Bunun dışında otobüsler, treleybüsler, tramvaylar olsun yeterli bir toplu taşıma ağı mevcut. …


Türk sanat tarihinde iki adet “Gurbet Kuşları” adında tarihimize mal olmuş kült eser bulunmaktadır; biri bana göre Kemal Tahir ile birlikte Türk edebiyatının en büyük iki romancısından biri olan Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanının devamı niteliğinde olan “Gurbet Kuşları” romanı, diğeri ise yine Orhan Kemal’in danışmanlığında yazılan ama ruhu aynı olsa bile konu açısından çok farklı olan Halit Refiğ’in yönettiği “Gurbet Kuşları” filmi. İncelememe kitap ile başlayacağım.

GURBET KUŞLARI (ROMAN)

Image for post
Image for post

İlk baskısı 1962 yılında yapılmış olan roman, 1954 yılında ilk basımı yapılmış “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanının devamı niteliğindedir. Romanda, “Bereketli Topraklar Üzerinde” romanının ana karakterleri Pehlivan Ali, İflahsızların Yusuf ve Köse Hasan’a devamlı atıf yapılmaktadır. …


Bildiğiniz gibi westeros’ta şampiyonluk mücadelesine son süratle girildi ve kıyasıya bir yarış yaşanıyor. Bu yazımda tahtın kimin hakkı olduğunu ve sizce şampiyonluğa kimin ulaşacağını tartışacağız;

Image for post
Image for post

1)Jon Snow: Kendisi sabık kral Eddard “Ned” Stark’ın güzelliği dillere destan olmuş kız kardeşi Lyanna Stark ile deli kral Aerys Targaryen’in bize anlatıldığı kadarı ile delikanlı evladı Rhaegar Targaryen’in gayrımeşru evladıdır. Bu gayrımeşru durum sebebi ile ezik bir çocukluk geçirmesine rağmen başarıya giden basamakları hızla tırmanmış, ilk önce özgür (vahşi) halk saldırıları karşısında gösterdiği kahramanlıklarla Nightwatch komutanı, sonra Winterfell fatihi, en sonunda ise kuzey’in kralı olmuştur. Bu süreçte kah komutanın emir eri olmuş, kah 3–5 gece nöbetine çıkmış, kah devriye atmış, kah ölmüş, kah dirilmiştir ama delikanlılığından ve duruşundan ödün vermemiştir. Şu an kuzey’de ki tüm ayrılıkları bitirmiş ve tüm kuzeyi yaklaşan “Whitewalker” tehlikesine karşı yekyürek haline getirmiştir.

Targaryen kanı taşıması ve an itibarı ile elinde ordu olup bunu müspet amaçlar uğruna kullanması sebebi ile demir tahtın en büyük adaylarından birisidir.

Artıları:
— Yiğittir, atılgandır, lider ruhludur
— İyi bir örgütçü ve komutandır
— Gerçek bir askerdir
— Yurtseverdir

Eksileri:
— Kurnaz değildir, politikadan anlamaz
— Çok yumuşak yüreklidir, önce insan der
— Olaylara genelde askeri açıdan bakar. Entellektüel derinliği pek yoktur. …


Mahmutpaşa, İstanbul’un sevdiğim semtlerindendir. Eskiden daha çok fakir fukaranın alışveriş yaptığı bu semt, değişen kültürel doku sebebi ile artık (her yeri olmasa da) fahiş fiyatla turist avlamaya çalışan dükkanlar ile doldu. Züccaciyecileri, ıtriyatçıları, seyyar satıcıları ile kendinizi bir renk ve ses cümbüşü içinde bulacağınız bu semte ismini veren Mahmut Paşa’nın aslında hazin bir öyküsü vardır: Fatih Sultan Mehmet tarafından, padişahın arkasından iş çevirdiği bahanesi ile idam edilmiştir. Bizlere de adı kalmıştır yadigar. Orada ekmeğini kazanan esnaf, kalfa, çırak, hamal, seyyar satıcı bunu hiç merak etmese de…

Mahmutpaşa’dan Eminönü meydanına doğru yürürüz genelde değil mi? Çünkü otobüs durakları oradadır ve biz Kocamustafapaşa semtine gitmek istiyoruz. Gerçi eskinden tren ile ulaşılıyordu ama onu da hatıralarımıza kattık tıpkı Orhan Veli’nin, Yahya Kemal’in şiirlerinde kalan İstanbul gibi. Neyse… “Kocamıstaaapaşa” İstanbul’un en kozmopolit ve eski semtlerinden biridir. Her türden insanı görebileceğiniz, her sokağı tarih kokan enteresan bir muhittir. Bu semtin ismi de zamanında tek kelimesi ile tüm orduyu, yönetimi titreten ama yine kellesini vermekten kurtaramayan rahmetli Koca Mustafa Paşa’dan gelmektedir. Ölmeden kısa süre önce rahmetli padişah 2. Beyazıt’ın vezir-i azamı olan Koca Mustafa Paşa, Beyazıt’ın oğulları arasında şehzade Selim (Yavuz Sultan Selim) yerine şehzade Ahmet’in tahta geçmesini istiyordu. Eh, tahta 1. Selim oturunca zaten şehzadelik zamanlarından beri pek tutmadığı Koca Mustafa Paşa’yı ilk fırsatta idam ettirdi. Bize de türbesinin bulunduğu semtin adı ile kaldı yadigar. Acaba orada oturanlar düşünmüş müdür semtin adının nereden geldiğini? …


Barselona dediğimizde aklımıza neler gelir? Messi, FC Barcelona, Rumba de Barcelona, Katalunya… Gitmeden önce beni çok heyecanlandırmıştı ama açıkçası gittiğimde aradığımı bulamadım. Ne bileyim, belki İstanbul’da bulduğum dokuyu her yerde kıyasladığımdan veya tarihi dokulara düşkünlüğümden… Bilmiyorum. Tatil için kesinlikle çok güzel ama özellikle gitmek gerekir mi? Bence güzel bir Roma-Paris turunun sonuna 2 gün eklesek yeter, değil mi Olric?

Neyse… okuyucularımızı sıkmadan yazımıza başlamak gerek. Okuyucu bir bloggerin en büyük sermayesi değil midir?

Önce fon müziği;

Önce ulaşımdan başlayalım. Daha önce Londra’yı anlattığım yazımda da belirtmiştim (yazıya buradan ulaşabilirsiniz; https://medium.com/@Kasimpasacanavari/londra-cc5175ba318b#.1oxxr84pm), …


ORHAN GENCEBAY’IN YUNANCA İCRA EDİLEN ŞARKILARI

Ülkenin yetiştirdiği en büyük sanatkarlardan olan Orhan Gencebay’ın yunanca söylenen şarkılarıdır efendim.

Image for post
Image for post

Yıllar önce şans eseri Yunanya’da yaşayan bir Türkün kişisel blogunda denk gelmiş idim bu şarkılara. Sonraları ara ara dinlemeye başladım, bir süre sonra orijinallerini beğenmez oldum. Bu eserleri icra eden sanatkarları dinler iken aslında Türk-Yunan diye iki ayrı millet olmadığını, hepimizin Anadolu’lu, bu memleketin çocuklarını olduğunu, maalesef “millet, ırk, dil” gibi aslında çok fazla ciddiye alınmaması gereken ama kifayetsiz muhterisler tarafından köpürtülen meseleler yüzünden ayrıldığımızı, ileride mutlaka iki kardeş gibi kucaklaşacağımızı farkettim. Çünkü bizler, aynı yemekleri iştahla yiyip, aynı sularda denize giren, aynı şiirlerle hüzünlenip, aynı şarkılarla eğlenen aynı dünyanın insanı iki kardeşiz.

Şu an ise “neden bu güzel eserleri herkes dinlemiyor?” diye kendime soraraktan, bu eserlerden tespit edebildiklerimi sizinle paylaşmaya karar verdim. Aslında tespit ettiklerim değil, 5–6 şarkı daha var ama Türkçelerini pek dinlemediğim için listeme almadım. Aşağıdakiler benim devamlı dinlediklerim. Diğerlerini de bulup atacağım fırsat buldukça. …

About

Kasimpasa Canavari

Biraz yazı, biraz gezi, biraz çalgı, çok basketbol, çok müzik, eh işte tarih, kararında edebiyat, işte benim Zeki Müren… uzun hikaye. karışık…

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store