Sevgi,Enerji ve Goethe

(Keith Tyson-Çiftdüşün Çiftgörü Sergisinden)

Almanlar, bir şahsiyetin değerini belirtmek istedikleri zaman, Goethe’nin şu beytini tekrar ederler:

“Höchstes Gliick der Erdenkinder Sei nur die Persönlichkeit.”

“Insan oğlunun erişebileceği en büyük saadet şahsiyet sahibi olmaktır.”

Bazen en büyük şahsiyet inşanızı severken yaparsınız.

Goethe, şair Hafız için : “Onun karşısında benim de verimili olmam gerekiyor.” demişti.

İnsan sevdiği birinin karşısında yükselmek ister.Ona benzemek ister.Sevgi beraberinde çok daha büyük bir enerjiyi açığa çıkarır.

“Beni öp sonra doğur beni.” (Cemal Süreya)

Birbirleri ile kesişip terkar dalgalanan paraboller gibi kesişim alanları doğurur.Açığa çıkardığı enerjiden besenmek isteriz.O enerjiye dair bir şeyler üretebilmek isteriz.Bu beraber yeni bir yer keşfetmek de olabilir, saatlerce yapılan muhabbet de,beraber bir iş üretmek de olabilir. Bu açığa çıkan enerji verimli kullanıldığında hiçbir zaman doymak bilmeyen bir açlığa dönüşür. Önemli olan sevginin doğurduğu bu enerjiyi verimli hale getirebilmektedir.

“Benim sırrım feryâdımdan uzak değildir.” (Mesnevi)

Birçok filozof yaşamın zıtlıkla varolduğunu düşünmüş.Ters olanın,zıt olanın,savaş halinde olanın enerjisinden besleniyor.İyiyle kötünün,aydınlık ve karanlığın,yalan ve doğrunun,fikirlerin,argümanların çarpışması kalıcı olanı doğuruyor.Bazense benzer olanlar çarpışıyor.Çarpışırken bazı fikirler ölüyor,bazıları eleniyor,bazılarıysa çarpıştıkları noktada büyüyüp çok daha farklı bir formda yeniden varoluyor. Galiba böyle durumlarda normal bir fizik teorisi iş görmüyor,göremiyor.

Kuantum fiziği, fiziksel maddenin enerjiye dönüştüğü alandır. O alanda artık atom altı parçacıklar, hızla hareket eden enerji parçacıklarından başka bir şey değildir.Bu parçacıklar insan düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt verirler. Bu alanı gözlemleyen kişi ile gözlemlediği parçanın birbirinden bağımsız, kopuk şeyler olmadığı çıkar meydana. Düşünceyle enerji, gözlemleyenle gözlenen, iç ile dış, burası ve ötesi arasındaki ayırımlar kalkar,enerji bütünü ile bir anlam ifade etmeye başlar.Heisenberg’ in ünlü ‘belirsizlik alanı’ dediği bu alana, gönderdiğimiz düşünce paketçikleri varlık katar. Belli hale getirir. Kuantum alanının bir noktasına yaptığımız etki bütünü etkiler. Bir şey düşündüğümüzde bundan tüm alan etkilenir. Kuantum fiziği, fizikle fizik ötesinin birbirine karıştığı o noktanın adıdır.

“İsterse bütün dünya batsın! Hafız,seninle, seninle ancak çıkmak isterim yarışa ben. Biz ikizler, zevkle ıstırabı paylaşalım. Senin gibi sevmek, senin gibi içmek gururunu olsun, hayatım olsun, benim …. “ (Goethe)

Aşk ve sevgi birçok zıtlığı da benzerliği de içinde barındırabilen duygular.Bu yüzden çarpıştıklarında birbirlerini eleyebilir,eritebilir,birbirlerinden eksiltebilirler.Ben aşkı doğru yönlendirildiğinde,kuantum fiziğine benzetiyorum. Nefretten hırs orataya çıkıyor,ihanetten intikam,azimden ihtiras,tatminden kibir…Aşk öyle bir duygu ki barındırdığı hislerden yeni bir enerji alanı ortaya çıkarıyor.Siz orada dürüst de olmak istiyorsunuz,çalışkan da,sadık da,üretken de.Bu çok ilginç bir şey,bu başka bir duyguda bulamayacağınız bir şey. Eğer doğru büyütürseniz o enerji alanını iki kişiyi de büyüten bir kofaktör haline geliyor.O alanın ladğı darbeler ve güzellikler artık iki kişiye de dokunuyor. İşte bu enerji alanı bazen can yakıcı bir tentürdüyot olup zamanla acıyı da tüm o enerji alanını da buharlaştırıyor.Bazen de, Mevlana’nın “sırrım” dediği şey oluyor.

Goethe’de geçtiği hali ile:

“Söyle Muhammed Şemseddin,neden yüce milletin, Hafız diyor, sana?”

“Mohammed Schemseddin, sage, Warum hat dein Volk, das hehre, Hafis dich genannt?”

Hafız cevap verir:

“Çünkü Kur’an’ın kutsal metnini değiştirmeden ezberimde hıfzediyorum ben.Bana ve Peygamberimizin sözünü tutanlara kötülük gelmesin dıye , böylece din’e hizmet ediyorum. Bunun için işte Hafız diyorlar bana …. “ :

“Weil, in glücklichem Gediichtnis, Des Korans geweiht Vermiichtnis Unveriindert ich verwahre Und damit so fromm gebare, Dass gemeinen Tages Schlechtnis Weder mich noch die berühret, Die Propheten- Wort und Samen Schiitzen, wie es sich gebühret — Darum gab man mir den Namen.”

“Hafız, işte bunun için galiba sana benziyorum ben. Senden ayrılmak istemiyorum… Başkaları gibi düşünsek biz ikimiz, sonra başkalarına benzeriz.” :

“Hafis, drum, so will mir scheinen, Mö’cht’ ich dir nicht gerne weichen : Denn, wenn wir wie andre meinen, Werden wir den andern gleichen.”

“Tamamiyle sana benziyorum ben Hafız. Mukaddes kitaplarımızı, onları! O mükemmel hayallerini, ben de senin Kur’an’ı aldığın gibi içime aldım. Örtülerin örtüsü üzerine basılmış İsa’nın sureti gibi, ben de onu bağrıma bastım. Reddetmek, engel olmak, kapmak istedikleri halde, inancın bu hayaliyle huzur buldum ben” .

“Und so gleich’ ich dir vollkomrrıen, Der ich unsrer heil’ gen Bücher Herrlich Bild an mich genommen, Wie auf jenes Tuch der Tücher Sich des H~rren Bildnis drückte, Mich in stiller Brust erquickte, Trotz Verneinung, Hindrung, Raubens, Mit dem heitern Bild des Glaubens.”

Hafız Müslümandı,tasavvufu anlatan şiirleri vardı.Goethe katı bir Hristiyandı.İsa’ya dair güzel sözleri,modern insanı tanımlayan dizeleri vardı.Hafız’a bu iç huzuru müslümanlık vermişti, Goethe’ye de Hıristiyanlık. Bu durum kendi içinde sonsuz çatışmayı barındıran bir durumdur.Fakat aynı durum benzer bir bağlılığı,tutkuyu ve sevgiyi de barındırabilir.Goethe bu çatışmanın ve hayranlığının doğurduğu enerjiyi belki de en verimli şekilde kullandı;”Başkaları gibi düşünsek biz ikimiz, sonra başkalarına benzeriz.” Bu enerji ona Doğu Batı Divanı’nı yazdırdı. Dediği gibi “inancın bu haliyle huzur bulmak” çok çetrefilli,hatta beliki de nadir bir eylem.

Sevgiyi böyle bir noktaya yöneltmek,ortak bir paylaşım alanı yaratmak,alanı sevmek,alandakileri sevmek ve bazen alandan kopup gidenleri bile sevebilmek çok zor.Burası başka bir yer,fedakarlığın olduğu bir yer,sana kitap yazdırabilen bir yer,affettiren bir yer,yalnızca barındığı aşkla değil yaydıklarıyla da mutlu edebilen bir yer.

Bu yüzden aynı zamanda,tehlikeli bir yer.

Şure Suresi’nde şöyle der: “Haber vereyim mi size şeytanlar kimin üzerine inerler, vebal yükletici her bir sahtekarın üzerine inerler.Onlar kulak verirler ve çoğunlukla yalan söylerler. Şairlerin arkasına da çapkınlar, sapkınlar düşer. Bunlar her vadide hayran olurlar, kendilerinden geçerler…”

Gerçekten de şair olmayıp, kendilerini şair diye veren düzenbazlar hakkında verilmiş olan bu hüküm, Eflatun’dan Kierkegaard’a kadar şairler üzerine adeta bir lanet gibi çökmüş. Bunun için de Goethe,şöyle sormaktadır : “Şeytanlar, çölde olsun, kayalarla duvarlar arasında olsun kimleri gözetlerler bilir misiniz? Sonra da gözetlediklerini cehenneme götürmek için bir andan nasıl istifadeye kalkışırlar? Yalancılarla kötü ruhda olanları gözetler onlar.”

Anlatmaya çalıştığım enerji alanı,birçok kez şairin kendisi değil,arkasındaki sapkın olarak da çıkabilir insanın karşısına.Yalancı şairler hayranlık uyandırırlar,merak ettirirler,sevdirirler;fakat yalancı şairler yeni bir kitap yazamazlar, sevgiye devamlılık katamazlar,onların oluşturduğu enerji alanlarında iç içe geçmiş paraboller yokur,düz ve tek seferlik doğru parçaları vardır. Aşkın bu formu insana haz verebilir,ama kalıcığını kaybettiğini farkettiği an can yakmaya başlar. Sanırım sevgi, her zaman doğurgan değil.Ama açığa çıkan enerji can yaktığında,arttırmak yerine eksilttiğinde tedavi edilmesi gereken bir hasta gibi.Çok nadir bulunuyor,bulunduğunda kaybedilmemesi gerekiyor,bu bitmek bilmeyen verim alanı her türlü mücadeleyi hakediyor.

“Bir türlü bitirememen seni yüce kılıyor. Hiç başlamaman da alınyazın oluyor. Şiirim senin dönüyor yıldızlı göğün kubbesi gibi. Başı sonu olmuyor, hep aynı yerdesin gibi. Ortasının getirdiği şey de görüldüğü üzere, son olup gene başa geçen şey oluyor. Sevinçlerin hakiki şiir kaynağısın sen. Dalgalar, biribiri ardınca durmadan üzerine akıyor. Yürekten kopan şarkılar da sevimli çağlıyor. ..”

Bir müzik duyulur. Goethe’nin duyduğu şarkı, bir Doğu şarkısı olduğu için eski gelir, ama yine bu şarkı ona bir Batı şarkısı, kendi ateşi olduğu için de yeni gelir. Sevgili eskiyecektir,bazı hislere alışılacaktır,hatta yoğun bir seviginin sonunda bıkılacaktır. Ama kendi alanlarını taze tutabilenler,verenler,alanlar,hem bunların sonucunda eskimeyen ve daima yeni kalan bir şarkıyı söylerler;hem de bunların verimiyle yazılmış şiirleri,kitapları,yapılan bir yemeği,kurulan bir hayali,büyütülen bir çiçeği,çekilen fotoğrafları biriktirirler;bu insanlar yüz iki yaşlarında gülümseyebilir,103 yaşlarında ağaç dikebilirler.

“Şimdi çınla ey şarkı, kendi ateşinle! Çünkü daha eskisin,daha yenisin sen.”

“Nun töne, Lied, mit eignem Feuer!

Denn du bist alter, du bist neuer.”

07.07.17