Sorgulamalar Bütünü

Hayatımda değişik bir döneme girdim. Bilgime dayanarak birşey üretmek yerine neler bilmediğime dayanarak üretmekten korkmaya başladım.

Bu sürecin doğal bir şekilde gelişmiş olması beni onu durdurmaktan alıkoydu. Sokrates’in “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir” sözünün anlamını sonuna kadar hissetmeye başladım. Bir bilgi öğrendiğimde, o bana öğrenmem gereken üç bilgi sundu. Her bilgi artışı beni daha bilgisiz bir insan haline getirdi.

Bu süreç nasıl hızlandı diye düşünürken, tek bildiğim; İstanbul’dan Berlin’e taşınırken uzun bir zamanımı birşeyleri beklerken geçirdim. Bazen bürokrasi oldu, bazen şirket, bazen aile, bazen arkadaş; ve evet, bazen kendimi bile bekledim. Bekleme halindeyken birşeyler okumak hep hayatımda olan bir alışkanlıktı. Bu uzun beklemeler halen bitmedi ama ben bir durup kendime “bak, bunun sonu yok” demek için bu yazıya başladım.


Girizgah

Hayatımda hep sonunu bildiğim şeylerin peşinde koşmuşken; şu an dipsiz bir kuyuya sonunda ne olduğunu hiç düşünmeden dalmış bulunmaktayım. Bu kuyunun şu ana kadar bana sunduğu güzellikse herkesi sakince dinlemeyi öğrendim.

Sokrates’in pazar yerinde denk geldiği insanları dinleyerek, onları yanlışlaması veya olumlaması gibi sadece insanları duyarak ne kadar hızlı öğrenebileceğimi gördüm. Peki neyi öğreniyordum? hayatın anlamını mı? boyumdan büyük soruları cevaplamayı mı? hayır. Kesinlikle cevap vermeyi öğrenmedim, öğrendiğim şey; daha iyi soru sorabilmek. Sorabildiğim sorular kadar anlayabiliyorum hayatı.

Hayatım boyunca soru sormaktan çekindim, hani kendinize bir yapacaklar listesi yaparsınız ya; sanki o listeye yeni bir madde eklemek gibiydi soru sormak, sordukça cevap bulmak zorunda olacağımı sanar idim. Şimdi biliyorum, sorabildikçe daha altı dolu konuşabiliyorum.

Buraya kadar yazımın -belki yazı dizimin- girizgahıydı. Anlayacağınız; sorular, sorgulamalarla dolu bir yazı okumaktasınız.


İlk Soru: Rastlantı

Reklam yazılımları üzerine çalışan bir insan olarak en kolay nedenselliğini kurabileceğim durum bu herkesin konuştuğu rastlantılar. Hani var ya; geçen gün arkadaşımla bir oyuncak almayı konuşuyorduk sonra facebook’a bir girdim, ekranın sağ kolonunda bana o oyuncağı öneriyordu. Ne kadar izleniyoruz diye sorgulamamıza yol açan bu durumları düşününce batıl inançlar nasıl bu kadar güçlü diye düşünür oldum.

Rastlantıları biriktirip sanki birer kanıtmışçasına bağlantılar kuran insanların kitaplarıyla doldu kitap dükkanlarının rafları. En çok okunan kitaplar neden bunlar? Sanki insana tatlı gelen hayatın gerçek manasından uzaklaşma hissi insanları bu kitapları okumaya davet ediyor. Oysa bir çekiliş ile sayıların rast gelip bir insanı zengin etmesinden ne farkı var? Bu kitapları okuyanlarda nedensellik ilişkisi kurmaktan uzak bir hayat ile mantıksal dünyalarını hiçe sayıyorlar.

Nedensellik canlarını acıtıyor diye raflar astrolojiyle, ufolojiyle, parapsikolojiyle, telepatiyle, altıncı hisle, psikokineziyle, ispirtizmayla, kehanetlerle dolu…

Rastlantılar güzel eğer onların mantıksal bir açıklaması olduğu gerçeğinden uzaklaşmazsanız. Örneğin; siz uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınıza mesaj yazacak iken; pat o yazıverdi. Bu rastlantıya mistik bir anlam yüklemek yerine; bu rastlantının geçen yıl beraber tatile gittiğiniz yerin o gün çıkan haberinin neden olduğunu bulabiliriz.

Mantığa soru;

İçinde bulunduğumuz evren rastlantıların birikmesiyle oluşmuş bir kaos olabilir mi? Kaos durmadan bize rastlantılar yaratıyor olabilir mi?

İkinci Soru: Tepki

Şu sıralar sosyal medyayı dolduran atarlı sözlü kitapların raflarda yer bulması; hayatımızda ne kadar az tepki veren bir toplum olduğumuzu göstermez mi?

Her şeyin en başına gitsek, insan hayatta kalma güdüsüyle bir grup olmayı öğrendi; sonuçta fil, yalnız kalan bir insandan güçlüydü ama birden çok sayıda insan bir araya gelirse fil hayatta kalma savaşını kaybediyordu.

Grup oldukta ne oldu? ya da olabildik mi? gruplar, klanlara; klanlar, aşiretlere; aşiretler toplumlara… derken ilkel toplum olmaktan bir şekilde tarih bizi uygar toplumlar haline getirdi. Uygar toplumun kuralları, normları neye güveniyordu? Tepki vermeye.

İnsan doğası gereği tepki verip, birşeyi değiştirmeye çalıştıktan sonra değiştiremeyeceğini görürse ondan sıkılıp, başka şeylere odaklanıyor.

Bu rafları dolduran kitaplar değiştirmek isteyip, değiştiremeyeceğimizi anladığımız için içimize sıkışmış olan tepkilerin sebebi olarak orada duruyorlar. Bir toplum için en acı gerçek, maalesef tepki verememek.

Hüznüm; bu toplumun hak ettiği daha iyi koşullara erişebilmek üzerine tepki verip sistemi değiştirememesine; iyileştirememesine.

O zaman haydi susalım,

Gerçekten sizden görme yetinizi, duyma yetinizi, yani tüm duyusal yetilerinizi alsak, tanınmayacak hale geldiğiniz feci bir kaza geçirmiş olsanız; o dakikadan sonra siz tam olarak nesiniz?

İnsan mı? eğer halen insansanız, o zaman biraz önce konuştuklarımızı unutabiliriz.

Hani dedik ya; insan tepki verip, değiştirmeye çalışıp, değiştiremeyeceğini anladığında başka şeye odaklanıyor diye oysa bu başka şeye odaklanma kısmı insanın kendi özü olan umudunu yitirmesi. Tepki verebileceğimiz bir toplum ihtiyacımız, bizi biz yapan; umut adına.

Gökyüzüne soru;

Her şeyini kaybetmiş ama halen yaşayan bir insan; sadece umut olabilir mi?

Vicdana soru;

Karşısındaki insanı neden öldürdüğünü bilmeyen, emre itaat eden bir asker olmak mı istersin; kötü şartlar yüzünden tüm ailesini kaybedip sistemin karşısına çıkıp onun daha iyi yönetilebileceğine inanan bir terörist mi?

Annemin küçükken öğrenmiş olduğu bir tekerleme ile bitirmek isterim.

Sübhaneke, sümbül teke, nazlı horoz, zilli teke, asıldım ipe, düştüm küpe, küp kırıldı, neneka darıldı.

Sevgiler.