dar alanda kısa diyaloglar
Usulca apartmandan içeri giriyoruz. Önden benim yürümemi istercesine bekliyorlar. Yürü yürü, diyorum. Etrafı tanımaya çalışıyorlar kapıdan girer girmez. Biri duvardaki fotoğraflara bakıyor. “Bizim bir tane fotoğrafımız yok” diye takılıyor. “Senin yüzünü hatırlamak için fotoğrafa ihtiyacım yok” diyerek karşılık veriyorum. “Hem fotoğraftakiler de gördüğün gibi yanımızda değil.” Diğeri diğer odalara bakınıyor. Boş odalarla karşılaşıyor. “Bir odayı hallettim henüz. Yetiyor da. Masa, bilgisayar ve kitaplar işte. Bir de mutfak var, sigara içmek için.” Bir diğeri kitapları kurcalıyor. Altı çizili sayfaları geziyor hızlıca. Not defterimi buluyor bir köşede. Yemek tariflerinden, kitap film listelerine, kendime verdiğim ama asla tutmadığım sözlere kadar içinde her şeyin olduğu aptal not defterim. Başını yana sallıyor. “Enteresan adamsın.” 25 metrekarelik alandaki bu uzun yolculukları bitiyor. “Sigarayı mutfakta mı içiyoruz” diye soruyor. Cevap vermiyorum bile, hemen geçiyoruz, diğer ikisi bizi bekliyormuş gibi takip ediyorlar. Sigaralardan sonra odadaki masayı mutfağa taşıyoruz. Herkes bir köşeye kuruluyor. Masa hazırlanıyor. Birkaç saat önce insanların arasında yürüyen, oturan o insanlar biz değilmişiz gibi, oradakinin aksine epey sessiziz. Bu masaların olayı bu, diye geçiriyorum içimden. Başlangıçta herkesin susup kaldığı ya da konuşan varsa da tutarsız, öyle yoktan yere bir şeyler konuştuğu kısa, kesintili diyaloglar, bu masalar hep böyle. Sanki bir tedirginlik var. Sanki, ilk buluşma ile bir vedanın hissi bir arada gibi. Hep bunu duyuyorum. Heyecanın, o ürkek sevincin ve hüznün bir arada olduğu anlar.
Biraz sonra düğüm çözülüyor. Hararetli bir sohbet başlıyor. Çakmak masada tek tek herkesi geziyor. Biraz sessizim bu sefer. Onlar konuşurken, bir köşede dinliyorum. Kafamın içinde duygular kadar yoğun düşünceler beliriyor. Belki de bazı düşünceler, yani biz öyle düşünebiliyoruz diye, duygular bu kadar canlıdır diye düşünüyorum. Biz var ediyoruz onları, kafamızın içinde. Muhabbetlerine biraz uzaktan dahil olurken, üçünü de ne kadar sevdiğimi fark ediyorum. Buna sevgi mi demeli bilemiyorum. Sanki sevgiden çok başka bir şey gibi. Belki bu düşündüklerim, ne kadar bana sevgiden başka bir şeymiş gibi hissettirse de, sevgiyi, yeniden ve yeniden anlamlandırma çabam mı bu. Ona yeni bir tanım bulmam mı. Hayatımızın birçok döneminde olduğu gibi, şimdi de, sevgiyi ifade etme ve onu algılayış biçimimdeki farklılaşma m bir kez daha. Onları sevmeyi umursamıyorum. Galiba, onların beni sevmesi de pek umurumda değil. Önemli olanın şu olduğunu hissediyorum: ne kadar benler. Hava soğudu diye her birine verdiğim hırkalarımın içindeyken, dışındayken, ne kadar benler. Bendenler. Benimler. Hiçbir yabancılık hissi duymuyorum. Hiçbir çekincem yok. Korkudan uzağım. Kelimelerin bile bir anlamı olmadığı hissi var onlarlayken. Anlaşılamamaktan uzağız. Ne konuşsam bilirler, görürler sanki. Bunun sevgiyle ne derece alakalı olduğunu bilemiyorum, bu şeyin sevginin ne kadar içinde olduğunu. Bu hissi anlatabilecek bir kelime biliyor olsaydım, belki o zaman düşüncelerimi sevgiden uzak tasarlayabilirdim. Bu harflerle bir tek bunu bulabiliyorum. Seviyorum. Ne kadar eksik kalıyor içimdekini anlatmaya.
Birden yüzlerin bana döndüğünü hissediyorum. “Seninle bizdeyken kavga etmiştik, hatırlıyor musun?” diye soruyor. Onaylarcasına başımı sallıyorum. “Ne kavgası?” diye şaşırıyor diğeri. “Hiç görmedim lan sizin kavga ettiğinizi.” Sigarasından bir fırt çekiyor. “Bize gelmişti bir akşam. Boktan yere yükseldi, bir şeyler söylemeye başladı” diye anlatırken araya giriyorum. “Yo, yo, öyle olmadı ki. Benim moralim bozuktu o akşam. Zaten toyuz, insan derdini nasıl anlatır bilmiyor. Ben anlatıyorum ama bu hiç oralı değil. Biliyorsun bunu az çok. Hala şımarıklık peşinde. Gülüyor, ediyor, bir şeyler yapıp duruyor. Öyle olunca ben de sinirlendim bir an, patladım. Bir daha bu eve gelirsem ne olayım dedim.” Sigara paketine uzanıyorum. “Gittin mi lan yoksa” diye soruyor diğeri. “Gittim. Ama mutfağa, sigara içmeye.” Gülüyorum. “Ya, söylenecek laf mı şimdi bu, sen söyle, bir daha gelirsem diyor deyyus ya, valla bir fena oldum o gün” diyor sanki tekrar o anı yaşıyormuş gibi. Öteki sırıtarak gülüyor. “Ağladım ya o gün sinirden. Balkona çıktım. Bu yakmış sigarayı oturuyor tabi mutfakta, biz ağlayalım. Sinirimi tutamayınca hep ağlıyorum. Ama var ya, bir iyi geliyor, bir de beni ağladıktan sonra gör. Ne dilersen yaptırırsın bana, ertesi gün öyle bir yaşamak oluyor içimde.” Araya giriyorum hemen. “Ben en son 18 sene önce falan ağladım galiba. Sünnetimde.” Gülüyor ama şaşırıyor da. “Ağlamıyor musun oğlum hiç? Ne zaman ağladın en son?” diye soruyor merakla. “Dalga geçiyorum ya, muhakkak ağlamışımdır. Ama nadir yani. Hatırlanmayacak kadar az. Bizim çocuğun annesi vefat etmişti de o akşam onlara gitmiştik ya hani, orada bir fena olmuştum. Ama insanın, kendisininkinden daha büyük bir acı taşıdığını bildiği insanın karşısında ağlaması da.. Ne bileyim. Patlayacaktım valla.” Bir an herkesin yüzü düşüyor. “Of, fenaydı o akşam” diye iç çekiyor. Bir süre sustuktan sonra öteki giriyor lafa. “Ee, ne oldu sonra, nasıl barıştınız?” Ben cevap vereyim diye bekliyor. “Sonra yanıma geldi bu, mutfağa. İki komiklik yapayım dedim, buna yanaştım hemen. Sırıtmaya başladık. Ama yine de bir soğukluk kaldı o gece. Ben de onda kalmayıp eve döndüm. Ertesi gün, öğlene doğru dersim erken bitince bunu aradım. Uyuyordur, uyandıysa da belki açmaz diye düşündüm ama hemen açtı telefonu. Evde misin diye sordum, evdeymiş. Çayı koy birazdan geliyorum dedim. Fırından bir şeyler aldım. Kapıyı çaldım, açtı. Birkaç saniye durduk öyle, o bana baktı, ben ona. Sonra, hani gelmiyordun lan bir daha bu eve, dedi. Fırından aldıklarımı uzatıp, al şunları da çok konuşma dedim. Öyle işte. Önceki gece olanların üzerine konuşmadık hiç. Kapıyı açtığı ilk an silinip gitti bence her şey. Kendiliğinden halloldu yani. Zaten hep böyle değil mi, hepimiz insanız, an içinde kendimizi kontrol edemeyip anlık patlamaların, duyguların kurbanı oluyoruz. Aslında insan üstelemese, üzerine düşünmese, kin tutmaya meyilli olmasa, akan zamanla birlikte içinde taşıdığı o kırgınlık, öfke geçip gidiyor. Karşısındakinin haksız olduğunu, yanlış yaptığını bilse bile, sırf o kin tutmayışı sebebiyle, yine de kızası gelmiyor ki insanın. Çünkü sönmüş işte içindekiler. Dokunmadıkça yanmayacak tekrar. Öyle kolay ki aslında, hafiflemek. Biz hep yük bindiriyoruz işte sırtımıza.” Lafım biter bitmez giriyor araya. “Ben onu bunu bilmem, bir daha söyle de öyle bir şey, nasıl bozuşuyoruz gör.” Başımı hafifçe eğip gülüyorum. İkimiz de bozuşamayacağımızı öyle iyi biliyoruz ki. Bunu düşününce daha çok gülüyorum.
Tüm zayıf anlarımızda da böyle değil mi bu. Duygular bazen ne kadar aldatıcı, geçici, ve tüm bunlarla beraber ne kadar gerçek ve keskin. Bazen kendimizi yarım hissettiğimiz anlarda, birilerine koşarız, ararız. Bunlar olurken, hayat akıyordur, ulaşamayız o insanlara. Kendimizle kalırız. Bir başımıza. O yarım kendimizle. Bir şekilde sabah olur. Birkaç saat, gün, an sonra bulur o insanlar bizi. Muhakkak mantıklı sebepleri vardır, hep inanırım, kızmam, kızamam. Ama o an, bize gelişlerindeki tüm o samimiyette, içtenlikte komik bir şeyler bulurum. Onlara inanmadığımdan değil, ama şu an içimde olanlar, onlara gittiğimizdeki olanlar değildir ya, hala varsa da aynı canlılıkta, tazelikte, büyüklükte değildir. Geç kalmışlık hissi. Şimdi bize gelişlerindeki o boşunalık. Sanki ulaşamadığımızda değil belki ama onların bize, sonraki gelişlerinde bir kırgınlık duyarız hep. Kırgınlık mı bu onu da bilmem. Ama ona yakın. Ne tuhaf. Bizim çocukla yaşadığımız gibi bir anda, hararetli bir tartışmanın ardından, artık, hisler aynı canlılıkta değil diye birden her şey iyi oluverirken, bu bahsettiğim anların ardından, içimizdeki o eksiklik, muhtaçlık hissi azalmışken, ve onlar bize gelmişken birden kötü oluverir. İyi olamayız, iyi gelmezler, iyi gelemeyiz kimseye. Ne akılsız varlıklarız.
Ben tüm bunları düşünürken öteki “bununla Alsancak’ta…” diye başlıyor konuşmaya bardağıyla beni göstererek. Avazı çıktığı kadar gülüyor daha ilk kelimeden. Şimdiden sonunu biliyorum anlatacaklarının. Onu tanıştırdığım her insana anlatmıştır bunu. Defalarca dinledim. Kullanacağı kelimelerden, mimiklerine kadar her şey ezberimde. Yine de, bu hikayeyi ondan ilk defa duyacakmış gibi dinliyorum. “bununla Alsancak’ta paylaşmıştık bir şişeyi ilk defa. Denize karşı oturmuştuk. Ben birazdan bizim çocukların yanına gidecektim. Bir sigara dönmüştük. Öyle can ciğer de değiliz ha. Yeni yeni tanışıyoruz. Ama daha o zaman anlamıştım ben. Aha, bugün de hala öyle. Kaç yıl oldu, aynı. Değişmedi. Değişmez de. Harbiden kaç yıl oldu lan? Beş mi?” Bir süre elim alnımda düşünüyormuş gibi duruyorum. Ayla, yılla öyle işim yok ki. O da biliyor bunu. O anı düşlüyorum sadece tekrar. Tekrar. “Daha dündü” diyorum gülerek. “Ne kadar eski olursa olsun, daha dündü.” Kısa bir süre susuyorum, ama o sözcüklerimin devamı olduğunu biliyor. Müsaade ediyor konuşayım hep. Elini çenesine dayıyor. “Sanki, bazı insanlarla yaşanan her an, en fazla dün kadar eski” diyorum. “En fazla dün kadar eski” diye tekrarlıyor benden sonra, anlamlandırmaya çalışır gibi. Bunun ne demek olduğunu benden daha iyi biliyor oysa. Belki ifade ediş şeklim tanıdık gelmiyor onunkine. Benden daha iyi biliyor belki yaşamasını. Bense kelimeleri hep. Sigara istiyor, paketi uzatıyorum. “Yok, seninkini” diyor. “Aynı o günkü gibi, bugün de paylaşalım.” Az önce dudaklarımın arasındaki sigara, böylece geziyor tüm masayı.
