DENİZALTILAR NASIL KULLANILIRLAR?

“Mavi Denizin Kara Kızları”

Denizaltıların tarihsel gelişimine baktığımızda, Amerikan İç Savaşı’ndan, Birinci Dünya Harbi’ne ve tabi ki İkinci Dünya Harbi’ne sonrasında Soğuk Savaş ve günümüz asimetrik ortamı temel kilometre taşları olarak belirmektedir. Tabi ki her dönemin kendine özgü güvenlik ihtiyaçları ve askeri gereksinimleri vardır. Ancak gizliliği ve sürpriz etkisi dikkate alındığında denizaltıların kullanım karakteristiği her zaman “baskın” ve “taarruz” prensipleri ile anılagelmiştir. Kullanım yeri olarak ise çoğunluk diğer askeri unsurların bulunamayacağı zorlu bölgeler hep öne çıkmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiliz ve Fransız denizaltılarının “geçilmez” denilen Çanakkale Boğazı’nı geçerek Marmara’da harekat icra etmesi ve İkinci Dünya Savaşı’nda Scapa Flow Baskını bu hususlara en güzel örnekler olarak verilebilir.

Bu kullanım özelliklerinden dolayı, etkisi açısından varlığı bilinen bir denizaltı, karşı tarafta büyük bir belirsizlik ve böylece de tedirginlik ortaya koymaktadır. Bu durumun askeri –politik karşılığı ise “caydırıcılık” etkisi olarak kendini göstermektedir. Zaten en temek insani içgüdü de bu değil midir? İnsan bilmediğinden korkar.

Aslında kullanım açısından, etkisine bakan yönüyle, temel taktik denizaltı özelliği olan gizliliğin idamesi ile caydırıcılık etkisinin sağlanacağı “varlığının bilinmesi” hususları ikilem oluşturmaktadır. Belirtilen bu ikilem, denizaltıların, politikacıların bir aracı olarak kullanımıyla ortadan kalkmaktadır. Yani siyasi otorite kararlılığını gösterdiğinin bir belirtisi olarak bir deniz/saha veya bölgeye denizaltı göndereceğini deklere etmekte veya bunu ima etmekte, taktik sahada ise oraya giden denizaltı ise gizliliğini muhafaza etmektedir. Böylece arzu edilen caydırıcılık etkisi sağlandığı gibi denizaltı da taktik sahada gizliliğini muhafaza etmektedir.

Bu durum düşmanda aynı zamanda belirli bir deniz/ saha veya bölgede bulunan denizaltının aranması için ilave bir unsur ve gayret sarfına neden oluşturmaktadır. Böylece sağlanan caydırıcılık etkisinin yanında “ilave tedbir alınmasına” da ihtiyaç duyulmaktadır. Kısaca denizaltı kullanmak “bir taşla iki kuş vurma” deyiminin tam karşılığıdır.

Denizaltının bizzat siyasi otoritenin niyetleri doğrultusunda kullanımı, denizaltıların stratejik silah olarak anılmasına neden olmuştur. Temelde bu algı, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman denizaltılarının savaşın gidişatını değiştirmesi ile ortaya çıkmıştır. Soğuk savaş döneminde ise nükleer takat sistemi ile teçhiz edilen denizaltılar, daha yüksek sürat yapabilir ve daha uzun süre su altında kalıp gizliliğini muhafaza edebilir hale gelmişlerdir. İlave olarak nükleer ve balistik silahlar da teçhiz edilen bu unsurlar soğuk savaş döneminin sembol unsurları olmuş, NATO ve Varşova Paktı’nın karşılıklı “kararlılık” gösterisine sahne olmuş ve uğruna onlarca film çekilmiştir.

Klasik veya nükleer denizaltılar sadece düşman kuvvetler üzerinde bir etki oluşturmak için değil, gerçek harp koşullarında baskın prensibi ile tespit edilmeden taarruz gerçekleştirerek durum üstünlüğü sağlamaktadırlar. Taktik sahada “denizaltı harbi” olarak adlandırılan ve temelde suüstü ve denizaltılara taarruzu dikte eden bu harp şekli, taktik saha komutanlarının uykusunu kaçıracak cinstendir. Özellikle gelişen torpido teknolojisi ile suüstü unsurlarının kendi sensörlerinin çok ötesinde bir menzilden gerçekleştirilebilen torpido taarruzları, oluşturduğu su balastı etkisiyle büyük fırkateyn ve destroyerlerin tekne omurgalarını kırabilmektedir. Yani tek bir torpido doğru bir taarruz etkisi ile düşman unsuru batırabilmektedir. Bu tahrip etkisi, diğer donanma unsurlarından hiçbirinde bulunmamaktadır.

Günümüzde denizaltılar barış döneminde de etkinlikle kullanılmaktadır. Günümüzün asimetrik ve kapsamlı harekat sahasında gizliliğin ihtiyaç duyulduğu istihbarat toplama, keşif-gözetleme, izleme-takip, arama kurtarma ve deniz güvenlik harekatlarında etkinlikle kullanılabilmektedir. Terörizm ve deniz haydutluğu gibi yeni tehditlere karşı harekatta ise özellikle gizlilik prensibi ile istihbarat toplama ve keşif gözetleme görevlerinde kullanılmaktadır. Örnek olarak, diğer deniz unsurlarının bulunamayacağı sahile yakın sulara girerek sahilin foto keşfini icra ederek elde ettiği elektronik, fotografik ve coğrafi bilgileri karargaha eş zamanlı iletmesi ne denli önemli bir fonksiyonu olduğunu göstermektedir. Libya Harekatı’nda Fransız denizaltılarının Arapça bilen istihbarat uzmanlarını da denizaltında bulundurarak icra ettikleri gözetleme faaliyetleri tüm koalisyonun icra ettiği harekatı yönlendirmiştir.

Denizaltı kullanımının sonuçları açısından, bu taktik özellikler ile denizaltı, harekat ortamını şekillendirme özelliğine sahiptir. Başka hiçbir deniz kuvvetleri unsurlarının yapamayacağı bu etki, taktik sahada kullanılan denizaltının önemini ortaya koymaktadır.

Denizaltıların kullanım avantajlarının yanında, dezavantajları da tabi ki bulunmaktadır. Günümüz asimetrik tehdit ortamında özellikle satıh seyirlerinde bu tehditlere karşı savunmasız oluşu, deniz hava uçakları ve helikopterlerine karşı kullanabileceği tecrübe edilmiş, güvenilir silahların bulunmayışı ve tabi ki konvansiyonel denizaltılar için kısıtlı sürat önemli bir dezavantajdır. Bu dezavantajlar, satıh intikali süresinin kısa tutulması ve etkili sakınma/aldatma manevraları ve sistemler ile önemli ölçüde ortadan kaldırılabilmektedir.

Karakol sahasında bulunan denizaltı ise, her zaman sessiz ve su şartlarının sağladığı en iyi tespit derinliğinde seyrederek en uzak mesafeden tespiti amaçlar. Sessizliği sağlamak için, idame edilebilecek düşük bir sürat ve asgari cihaz konfigürasyonu sürdürülür. Basit gibi görünen bu işlem aslında sualtında bulunan ve atmosfer basıncının onlarca katına kadar dayanabilen bir çelik kutunun içinde gerçek oksijen ve güneşten günlerce mahrum kalan personel ile sağlanır. Denizaltı, tarihsel olarak da sessizliği, sinsiliği ve çok uzak mesafelerden kan kokusunu almasıyla benzerlikler taşıyan köpek balığı gibi karakol sahasında avını aramaktadır.

Denizaltının, temel sensörü sonar olarak adlandırılan ve sualtındaki sesleri tespit eden akustik cihazlardır. Birçok tipi ve şekli olan bu sistemler uygun oşinografik şartlarda bir askeri unsuru on millerce ifade edilebilecek mesafelerden kolayca tespit ve takip edebilir. İşte asıl dezavantajı denizaltı yapan özellik bu sessizlik ve sinsiliğidir.

Denizaltı sadece akustik sensörler ile teçhiz edilmemişlerdir. Periskop derinliği olarak adlandırılan ve denizaltının dalışta olduğu ancak sensörlerinin su üstünde direkler vasıtasıyla kullanılabildiği, denizaltı tipine göre değişen bu derinlikte, radar, elektronik destek, muhabere istihbaratı, optik ve IR sensörlerini de kullanabilmektedir. Bu sensör çeşitliliği savaş gemileri arasında bu ölçüde ancak fırkateynlerde ve destroyerlerde bulunmaktadır.

Denizaltıların kullanımından bahsetmişken, denizaltıların karargahlar ile iletişimini sağlayan muhabere sisteminden bahsetmemek olmaz. VLF sistemi olarak adlandırılan çok düşük frekanslı bu sistem sayesinde, denizaltılar yüzlerce kilometre uzaklıktaki karargahları ile gizli olarak haberleşebilirler. Ayrıca, denizaltı bu muhabereyi alabilmek için satıhta olmasına gerek de yoktur. VLF sinyalleri, çok uzun dalga boylarına sahip olduğu için sualtında belli bir derinliğe kadar dahi ilerleyebilmektedirler. Bu sistemler denizaltıların ihtiyaç duyduğu gizliliği artırmakta ve bu sayede denizaltı sualtında dahi karargahının yönlendirmelerini kriptolu olarak alabilmektedir.

Sonuç olarak buraya kadar yazdıklarımız gösteriyor ki, denizaltılar sadece politik-stratejik seviyede etkili bir araç olmakla kalmayıp aynı zamanda taktik seviyede de taarruz ve baskın etkisi yüksek bir silahtır. Tarih sahnesi de göstermiştir ki denizaltılar ve onların icra ettiği faaliyetler hep tarihin yönünü değiştirmiş ve değiştirmeye de devam edecektir.

Denizaltıcıların dediği gibi, denizde yüzen gemiler ikiye ayrılır; denizaltılar ve onların hedefleri.