TÜRK SAVUNMA POLİTİKALARI

“Nereye kadar Taarruz? Nereye kadar Hilal Taktiği?”

Türklerin yüzyıllara dayanan tarihine baktığımızda görürüz ki, savaşçı bir millettir. Günümüzde pek hissedilmese de DNA’mızda aslında kayıtlı olan “Her Türk Asker Doğar” sözü boşuna söylenmemiştir. Türklerin geçmişte o şaşaalı dönemlerini yaşadığı 15. ve 16. yüzyıllarda dahi savaşmaktan (o zamanki adı ile) fetihten geri durulmamıştır. O dönemlerde Osmanlı Devleti’nin bütçesinin önemli bir kısmı orduya ayrılmıştı. Aslında Türklerin nasıl bir savaşçı ve asker bir millet olduğunu bilmek isterseniz, devletin 400 yıl yönetildiği Topkapı Sarayı’na kısa bir gezinti yapmanız yeterlidir. Topkapı Sarayı, saraydan çok, bir karargah (headquarter) mantığıyla dizayn edilmiş bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani ülkeyi yönetenler dahi saraylarını; ikametgah yeri, ağırlama veya devlet yönetimi mantığı ile değil, ordu komutanlığı mantığıyla inşa ettirmişlerdi.

Savunma, aslında tanım itibarıyla sadece askeri bir kavram değildir ancak bu yazının konusu itibarıyla savunma politikalarını incelerken üç ana başlığa dikkat çekmek gerekmektedir. Taktik ve Operatif seviyede ihtiyaç duyulan “Konvansiyonel savunma”, ordunun politikanın bir aracı olarak kullanıldığı “Stratejik Savunma” ve tehdidin nerede ve kim olduğunu dahi bilmeden alınan terörizm odaklı günümüz tedbirleri kapsamındaki “Asimetrik Savunma” günümüz savunma politikaları açısından incelenecektir. Yazının amacı bu üç tip savunma politikalarında ne kadar başarılıyız ve gerçekte ne yapmalıyız?

Öncelikle, Osmanlı’dan günümüze kısaca bir dönersek nasıl bir tablo ile karşı karşıyayız. Günümüz ordularının genel özelliklerine baktığımızda görürüz ki, teknoloji çok öne plana çıkmıştır. Tabi ki o teknolojik silahları kullanan askerlerin moral gücü ve niceliği de çok önemli ama temel etken, nitelik gücü olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla ordunun temel amaçlarından biri olan ülke savunması aslında o ülkenin teknolojik gelişmelerine de bağlıdır. Şüphesiz Arabistan gibi, Türkiye’den çok yüksek miktarda yıllık askeri harcama oranı ile istediğiniz silah ve sistemi tabiri yerindeyse “parayı bastırıp” alabilirsiniz. Ama aslı etken gücün arkasında, o sistem ve silahlara milli olanaklar ile ulaşmak yatmaktadır. Dolayısıyla, günümüz Türkiye’sinin savunmasına yönelik bahse konu her hususta mutlaka teknolojik gelişmelere yer vermek önemli bir kriterdir.

Bu açıdan belki de teknolojini en çok tesiri altında kalan “Konvansiyonel Savunma” konusuna gelirsek; Türkiye’nin Ege’de yıllardır Yunanistan ile durumuna, verilebilecek en güzel örnek olan bu savunma tipi; öngörülebilir, menzil ve savaş prensipleri ile formülize edilebilir bir yapıdadır. Yani tam anlamıyla askeri uzmanlık alanıdır ve politikanın etkisi çok azdır. Yani menzil üstünlüğüne sahip bir ordu, politikacıların kıvrak manevralarından, ekonomik tedbirlerden ve kamu diplomasisi ataklarından etkilenmeksizin hala üstündür. Burada en önemli oyun değiştirici faktör, kullanıcı, yani askerin eğitim seviyesi ve moralidir. İşte bu noktada Türkiye’nin ordusunun askeri eğitimi ve moral gücünün yüksekliğinden bahsetmeye hiç gerek yoktur. Etkin bir NATO üyesi olarak Türkiye bu konuda örnek seviyededir. Zaten yazıda da bahsettiğimiz askerlik genleri bu konuda dünyada sayılı olmamızı sağlamaktadır.

Ancak bu savunma tarzına politikacıların karar mekanizması dolaylı etki etmektedir. Bu karar çoğunlukla, savaş kararı ve onun paydaşları olan angajman kuralları ile kendini gösterir. Yani, kararlılığın bir belirtisi olan, bu konuda en dengeli ve orantılı angajman kurallarını uygulama kararı alarak inisiyatifi ele geçiren politikacı, en azından taktik sahada savaşın galibi olacaktır. Örnek olarak düşük menzile rağmen erken taarruzu başlatarak düşmanın füze sistemine taarruz etme kararı kısa dönemde o politikacı için bir zafer olacaktır. Ama tabi ki de bu diğer savunma stratejileri ile desteklendiği ölçüde idame edilebilecektir. Dolayısıyla Türkiye için Kardak Krizi, Kıbrıs Harekatı ve halen devam eden sınır dışı harekatlarda politikacıların verdiği doğru kararlar çoğunlukla ordunun başarıya ulaşmasında öncü faktör olmaktadırlar. Tabi bunun yanında yanlış politik kararlara rağmen icra edilen başarılı askeri harekatlar da vardır. Süleyman Şah türbesinin taşınması yakın tarihte bu konuya verilebilecek en güzel örnektir.

Bu noktada politikacıların kararlarının direkt etki ettiği “Stratejik Savunma” konusuna geçebiliriz. Her savunma şeklinde olduğu gibi, stratejik savunmada da yine ordunun unsurları kullanılmaktadır ancak tip olarak daha çok kuvvet aktarımı imkanı olan ve varlığı ile caydırıcılık etkisine sahip unsurlar öne çıkmaktadır. Uçak gemisi, füze bataryaları, nükleer denizaltılar, stratejik denizaltılar, büyük çıkarma gemileri veya özel kuvvetler bunlardan bazılarıdır. Bu unsurların kullanımında genelde konuşlanma dahi yeterli olmaktadır. Soğuk Savaş döneminde Küba’ya Rusya’nın füze konuşlandırma kararı politik seviyede önemli bir etki uyandırmış ve tarihe Küba Krizi olarak geçmiştir. Sadece adının dahi geçmesi bu tarz askeri unsurlar için yeter de artar olarak tabir edilir. Nükleer silahlara sahip olan ülkenin liderinin yürüyüşünün dahi bir değişik olmasının sebebi budur.

Bu savunma aslında sadece bu unsurlara sahip olmak ile değil bu unsurların yerinde, zamanında ve orantılı olarak kullanılması, konuşlanması veya yeniden konuşlandırılması ile etkili olacaktır. Aslında günümüzde haberleri açıp izlediğimizde, ABD, Rusya ve Çin gibi ülkelerin liderlerinin karşılıklı konuşmaları ve askeri hareketleri hep bu savunma tarzının bir örneğidir.

Türkiye’ye gelince, ordumuz bu tarz sistemlerden ne yazık ki önemli ölçüde uzaktır. Belki sadece Özel Harekat unsurları, klasik denizaltıları, kısa menzil füzeleri ve kısıtlı çıkarma gemileri ile bu konuda ancak kısıtlı bir stratejik savunmanın sahibi olabilir. Bu açıdan Türkiye silahlı gücünü, stratejik seviyede kullanıp tabiri yerindeyse, dünyada taşları yerinden oynatamaz. Ancak kendi bölgesinde bir etki oluşturabilir. Bu Türkiye’ye “Bölgesel Güç” denilmesinin sebeplerinden biridir ve kesinlikle de doğrudur.

Peki Türkiye bu tarz askeri unsurlara sahip olmalı mıdır? Eğer Bölgesel konumuzu güçlendirmek istiyorsa, dünya arenasında ben de varım demek istiyorsa cevap; “evet” olacaktır. Bahsettiğimiz ülkeler haricinde, Fransa, İngiltere, İspanya, İtalya veya Hindistan gibi ülkeler belirli ölçüde sahip oldukları bu tarz sistemler ile dünyanın birçok yerinde varlık göstermekte ve politikacıları da bu varlığı kendi dış politikalarını yani “stratejilerini” dizayn etmekte kullanmaktadırlar. Bu durum o ülkenin sadece savunmasını değil, dolaylı yollardan, ekonomisini, birlikteliğini, otoritesini ve hatta kültürünü dahi kuvvetlendiren yani “Soft Power” gücünü artıran bir unsur olmaktadır.

Stratejik savunma, sadece bu unsurlara sahip olmak değil, sahip olduktan sonra veya elde mevcut “hard power” askeri gücü kullanarak, da bu gücü kullanabilmek anlamına da gelmektedir. Bunun için Psikolojik Harp, Bilgi Harbi, STRATCOM (Stratejik İletişim) ve Algı Yönetimi gibi harekat ve nevilerinden de faydalanmak gerekir ki, Türkiye’nin bu konuda neredeyse anaokulu seviyesinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. En basit ve en güncel örnekte olduğu üzere, sınırımızın korunması adına, taktik açıdan bir başarı olarak görülebilecek Rus jetinin düşürülmesi hadisesi sonunda, çelişkili açıklamalar ve diplomatik kanalların yanlış işlemesi ile “hard power” gücünün kullanımı, ekonomik, siyasi ve hatta topyekün bir krize dönüşmüştür. Bu açıdan Türkiye Rusya karşısında “soft power” gücünü de yitirmiştir.

Günümüzde, bir çok elementi bulunan ve sattığınız meyvenin bile soft power’ın bir parçası sayılabilecek bu güç, günümüzde neredeyse, askeri güçden daha fazla kullanılmaktadır. Rusya bu gücü çok güzel kullanmaktadır. Doğal gaz örneğinde olduğu üzere, soft power elemanı olarak doğal gaz, tüm Avrupa’yı yaklaşan kışta üşümemek için Rusya ile dikkatli geçinmeye itmektedir.

Rusya, bunun yanında yeni geliştirdiği, “Hibrit Savaş” modeli ile Ukrayna’da soft ve hard power güçlerini etkileşimli olarak kullanarak çok kısa sürede toprak ilhakını sağlamıştır. NATO’nun, daha çok güvenlik gereksinimlerine yönelik Kapsamlı Yaklaşım modeline karşı önemli bir alternatif olan bu harp şekli ile, bir ülke elindeki tüm askeri, sivil, hükümet dışı ve sivil toplum kuruluşları ile etkileşimli bir harekat icra ederek kısa sürede başarıya ulaşabilmektedir.

Türkiye Karadeniz’in karşı kıyısında neler olduğunu daha çözemeden dahil olduğu bu uçak krizi ile, umarım Stratejik Savunma konusunda “Kasımpaşalılığın” hiçbir işe yaramadığını görmüştür. Yitirilmeye mahkum bu umudumu umarım gelecek nesiller başarabilirler. Stratejik derinlik kavramı üzerinde sayfalarca kitap yazıp da, tüm ülkenin zararına olacak bir krizi onarmak ve yönetmek gerekirken, “Putin’e ben gülüyorum ve dikkate almıyorum, çocukça” demek gerçekten işin daha anaokulunda olduğumuzu ne yazıktır ki açıkça gösteriyor.

Yazımızın üçüncü tip konusu olan “Asimetrik Savunma” özellikle 11 Eylül saldırıları sonrasında, realize olmuş ve günümüz savunma tarzına bütünüyle etki etmiştir. En önemli özelliği, tehdidin nerenden ve nasıl geleceğinin bilinmemesi ve kendine özgü bir harekat sahnesinin olmamasıdır. Yani dünyanın en iyi korunan metrosu veya en güvenlikli binası bu tehdidin hedeflerinden biri olabilirken, NBA şapkası takan, yırtık bir jean giymiş, güneş gözlüklü üniversiteli bir genç de terörist olabiliyor. Bu özellikler nedeniyle, savunmaya yönelik tedbir almayı çok zor hale getirmektedir. Bununla beraber tedbir alma çemberinin de geniş tutulmasına sebep olmaktadır. Kuzey Irak’taki bir terör örgütünün Kanada’da yaptığı bir terör saldırısı, Kanada hükümetini Irak’ta nasıl bir tedbir almak lazım sorusuna itmektedir. Aynı teröristin İngiltere’den Irak’a oradan da Kanada’ya geldiğini tespit eden yetkililer bu sefer de Gümrük mevzuatını tekrar gözden geçirmektedirler. Görüldüğü gibi 21. Yüzyıl savunma (defense) anlayışının bu sayede “güvenlik” (security) anlayışına kaydığı gözlenmektedir.

Peki Türkiye bu yeni tehdit algısında hangi pozisyondadır. Yıllardır PKK ile sürdürülen mücadelede aslında Türkiye yeterince tecrübe kazanmıştır bu konuda. Ama tecrübe kazanmak, başarıya ulaşmak ile aynı şey değil ne yazı ki. Asimetrik tehdide, diğer başlıklar altında anlatılan tehditler gibi bakmak durumu sadece daha kötüye götürür. İstatistiklere bakıldığında Türkiye aslında PKK terör örgütünün dağ kadrosunu 4 kez bitirmiştir. Bu aslında terörle mücadelede hiçbir ordunun başaramadığı tarihi bir başarıdır. Ancak günümüzde sadece Sur ilçesinde yaşanan olaylara baktığımızda, sanki terör örgütü fırtına gibi esiyor görüntüsü hakimdir ki, artık sokaklarda güvenliğin sağlanması için olağanüstü halin üzerinde tedbirlerin alındığı ve sokaklarda tankların gezdiği bir süreç içerisindeyiz.

Türkiye, karşılaştığı bu asimetrik tehdit ile yani terörizm ile mücadelede resmen sınıfta kalmıştır ve kalmaya da devam etmektedir. Sonuç olarak ister sevin sevmeyin, inanın veya inkar edin halktan da belli ölçüde destek alan bu terör örgütü ile sadece askeri güç kullanarak mücadele etmek havanda su dövmekten başka bir şey değildir.

Peki ne yapılmalı? Ben bu konuda yapılmış yüzbinlerce bilimsel çalışmayı ve IRA, ETA gibi örgütlerle başa çıkmış ve bitirmiş ülkeleri referans gösterip kendimce öneriler sunabilirim. Ve yahut, birilerinin oy uğruna icat ettiği açılım sürecini, “efenm şöyle revize edilseydi” diye ahkam kesebilirim. Ve yahut, boş ama kararlı bir milliyetçilik ile “Kandile daha çok operasyon, daha çok bombalama” diyerek sizleri ve kendimi tatmin edebilirim. Ama lütfen gerçekçi olalım. Ben şimdi bu artık kartopundan, çığa dönüşmüş olan soruna karşı ne yapılacağından çok, geçmişte neler yapılmamalıydı veya yapılmalıydı sorularına cevap verip belki sadece günümüz siyasetine cılız bir çığlık atabilirim.

Evet, gerçektende; keşke 12 Eylül sonrası Diyarbakır Cezaevinde o etnik işkenceler yapılmasaydı, keşke Hava Kuvvetlerinin muharip unsurlarının yarısı Diyarbakır’a inşa edileceğine, Çukurova gibi en büyük üniversitelerden biri oraya inşa edilseydi, keşke, Kürtçe seçmeli dersler, televizyonlar, gazeteler, radyolar çok daha önceden serbest bırakılsaydı, keşke, oy uğruna “Açılım” diye başlayıp, dolaba kaldırılan günübirlik politikalar ile Türkiye zaman kaybetmeseydi, keşke, daha çok siyasi güneydoğuya gitseydi, keşke, uluslararası organizasyonlar Güneydoğu’da yapılsaydı, keşke, daha çok devlet yatırımı, daha çok devlet eliyle faaliyet Güneydoğu’da yapılsaydı, keşke dünyada olan ama bizde olmayan “Kürt Dili ve Edebiyatı” bölümleri mantar gibi açılsaydı, keşke, o sözlerinden dolayı Ahmet Kaya’ya çatal fırlatılmasaydı, keşke, Türkiye, dünya Kürtlerinin de gözbebeği ülkesi, anavatanı olsaydı, keşke, keşke, keşke…

Görüldüğü gibi, asimetrik tehdide karşı yapılacaklar, aslında çoğunlukla o tehdit ortaya çıkmadan yapılması gerekenlerden oluşuyor. Bunun için ise öngörülü ve kapsamlı olaylara yaklaşan ve çok (ama muhaliflerini de kapsayacak şekilde çok) geniş bir perspektifte olaylara yönelik teklif ve önerileri dikkate alan devlet yönetimleri ile bu iş ancak olur. Günümüz Türkiye’sinden böylesi bir şey beklemek ise neredeyse imkansız.

Sonuç olarak, Türk savunma politikaları konusunda genel olarak söyleyebileceğimiz en önemli şeyin, geniş bir öngörü yelpazesi ve olayları doğru okumak olduğunu söyleyebiliriz. Asıl odaklanılması gereken ise “istenen son durum” nedir? Yani, Ege’de Yunan gemisini taciz ederek ne kazanırız? Rus uçağını düşürerek ne olsun isteriz? veya Kandili tamamen ortadan kaldırsak neyi çözmüş oluruz? Tarihsel retorik olan “taarruz en iyi savunmadır” derken bu soruları da bir düşünmek lazım. Bu arada aslında bir taarruz taktiği olan Hilal Taktiği’ne hiç giremedim kusura bakmayın.