Neden müzik?

Görsel: Shepard Fairey

“Ne türkü söyleme aşkımdan ne de sesimi

Dinletmek için değil bunca türkü söylemem

Benim namuslu gitarımın sesi

Hem duygulu hem de haklıdır”

Şili’de Pinochet darbesiyle işkence görüp katledilen sanatçı Victor Jara böyle başlar Manifesto şarkısına. Neden türküler söyler ve neden dinler insan? Yanıtta ortaklaşmak mümkün değilse de, Jara bu şarkısında söyleyene de dinleyene de nedenini sorgulatır. İşkencede gitar çalamaması için parmaklarının kırıldığı, ama nefes aldığı son ana dek şarkı söylemeyi sürdürdüğü söylenir tanıklar tarafından. Rahatsız etmeyi başarmıştır müziğiyle, rahatsız ettiği ölçüde devrimcidir belki müzik. Biz de neden müzik üzerine çalıştığımızı sorgulamaya ve “müzik politiktir”i savunmaya Jara’ya selam göndererek başlayalım.

Geleneksel müzik üzerine çalışırken eski günlere dair güzellemeler yapmak, romantik kulaklarla geçmişten sesler bulup gün yüzüne çıkarma söylemine düşmek olası. Oysa değerli olan, nostaljiye düşmeden, müziği bir mücadele alanı olarak ele alıp çalışabilmek. Müzik politikanın, ekonominin, tarihin, kültürün, kimliklerin, coğrafyanın, hafızanın, sınıfın, toplumsal cinsiyetin, hiyerarşilerin içerisine doğup, hepsiyle birlikte hem dönüşür hem dönüştürür, bir yandan eşitsizlikleri yeniden üretirken bir yandan bunlara direnir.

Müziğin öyküsü uzun; insanın öyküsüyle birlikte geçmişe ve geleceğe uzanıp gider. Ne olduğu ve olması gerektiği hakkında da uzun uzadıya sorgulamalar sürmeye devam eder. Kuşların ötüşü dinlenir mesela, kimileri onlara da müzik der. Sonra biri çıkar şehrin seslerini kaydeder, patlak egzoz sesi müzik oluverir bir kayıtta. Gürültüden ne ayırır müziği, sesi müzik yapan nedir, doğada var olduğu halde ses müzik midir tartışılırken bir yanda; ötede sessizlik duyulur, 4’33’’ boyunca tüm enstrümanlar susar. Sonra tanıdık melodiler değişir, seslerin uyumu ve hiyerarşileri bozulur, kimisinin devrimci ve anarşist bulup yere göğe koyamadığı atonal müziği kimi yerden yere vurur. Bazen biçim önemli olur, bazen içerik. İnsanın kendini gerçekleştirmesini sağlar mı müzik? Yaşamı anlamlı mı kılar yoksa ezgi, ritim ve sözün birlikteliği?

Müziğin ne olduğu, ne zaman nasıl doğduğu, günümüzde anlaşıldığı hale nasıl geldiği tartışıladursun, müzik varlığını hayatın her alanına sinmiş şekilde sürdürüyor. Aşk acısı çekerken, baharı kutlarken, evlenirken, ibadet ederken, şiir okurken, savaşa giderken, barışı isterken, seçim kampanyası yaparken, ölümün yasını tutarken, iki kadeh içerken, bir kavgaya girerken, reklamları izlerken, geçmişi anarken, geleceği düşlerken, alışveriş yaparken müzik bizimle. Çok şeydir müzik:

Kimliklerimizin bir parçasıdır öncelikle. Etnik kimliğimizin parçasıdır: İspanya’da Katalanların, Macaristan’da Çingenelerin, Samilerin İskandinavya’da varlığını ve mücadelelerini dinleriz, hepsi şarkılara sinmiş, seslerde yaşamaktadır. Çok da uzağa gitmeden, Ahmet Kaya’nın Kürtçe bir şarkı söyleyeceğini ve bu şarkıya klip çekeceğini ifade etmesi üzerine yaşananların üzerinden daha yirmi yıl geçmediğini biliyoruz. İlla zamanda yolculuk yapmamız da gerekmiyor; Ankara Üniversitesinde İspanyolca şarkıyı Kürtçe sanan polislerin öğrencilere müdahale haberinin mürekkebi kurumadı. Dini kimliklerimizin parçasıdır müzik. Cem’lerde zakirler Tell-i Kur’an denilen sazı alır eline, semah, mersiye, tevhid okur, deyiş söyler. Hristiyanlar müzik besteleyip pazarları İsa’ya armağan olarak sunar. Bugün hala tüm dünyada hayranlıkla dinlenen Bach da görevli olduğu Pazar ayinleri için besteler yapar, kimi zaman org çalar, orkestrayı yönetir, dini törenler için müzik bestelerdi. Ve diğer kimliklerimizle, toplumsal cinsiyetimizle, sınıfımızla yakından ilişkilidir. Bazen müzik türünün kendisi kimlikleşir, insanlar kendilerini yaptıkları ya da dinledikleri müzik türüyle tanımlar. Metalci olmanın kendisi bir kimliğe dönüşür mesela, sonra vakit geçirilen mekanlar müziğe göre ayrışır. Türküler türkü barda, caz kulüplerde, fasıl meyhanelerde, pop gece kulüplerinde çalınır. Dinlediği müzik, gittiği mekan bir ayrım yaratır. Böylece müzik kimliklerin, kimlikler de müziğin parçası haline gelir.

Ekonominin bir parçasıdır müzik, koca bir sektör kurulmuştur üzerine. Maliyeti vardır, karı zararı vardır. Belli bir paraya alınır satılır bazen. Hem beste siparişi verilip reklamlarda kullanılır, hem reklamı yapılır dinlenilsin diye. Biz müzik dinliyoruz diye birileri para kazanır, bestelenen şarkının telifi alınırken de birileri para kazanır, konserler düzenlenirken, tanıtımı yapılırken, salonlar ayarlanırken de. Özel girişimler ve sanat merkezleri yayılır, özel dersler verilir. Arzı talebi konuşulur, büyük küçük paralar döner. Uluslararası müzik şirketleri çıkar, albümlerin ne zaman nasıl nerede çıkacağını, piyasaya sürüleceğini, dağıtılacağını kontrol eder. Alınıp satılan endüstriyel bir üretimin içine girer.

Tarihin bir parçasıdır müzik. Bir toplumun yaşam biçiminin, tecrübelerinin, buhranlarının, dönüşümlerinin izini müziğinden sürmek mümkündür. Öfkeleri, hayalleri ve hayal kırıklıkları, ilişkileri, ilhamları müziğe sinmiştir. Melodilerin, ritimlerin, şarkı sözlerinin, enstrümanların değişiminde izler kalır mutlaka. Sosyal ve kültürel bir üretimdir müzik, İçine doğup geliştiği sosyal dünyadan bağımsız, sabit bir gerçekliği ve anlamı yoktur. Sosyal süreçlere hem katkı sunar, hem onları sembolize etme kapasitesi aşır. Batı’da Rönesans dönemi başlarından itibaren yaşanan ekonomik ve toplumsal değişimi salt müzik üzerinden kovalamak mümkündür misal. Ya da New Orleans’ın Afrikalı davulcularının yaydığı ritimlerin, sonradan doğacak caz müzik türüne sağladığı olanağı görme imkanı sağlar. Çalışma şarkıları dedikleri, Afrikalı siyahi köke kadın ve erkeklerin tarlada, ormanda, demiryolu inşasında söyledikleri, belli ritim ve ezgideki şarkıların dönüşümünün izlerini süreriz. 9. Senfoninin ilk yazıldığı dönem için devrimci karakter atfedilip, sonraki dönem için bu niteliğini yitirdiğini öne sürülmesi de, eserin kendine içkin bir anlamının olmamasının, değişen toplumsal yapıyla beraber onun da değerinin ve anlamının değişmesiyle alakalıdır. Tarih anlatısının kabulleri de sinmiştir içine, ilerler ya da geriler mesela. Çağdaş olur kimi sanat, kimi çağ dışı kalır. Çok sesliliğe geçiş ilerlemeci kabul edilir, çağdaşlaşmanın bir gerekliliği sayılır. Çok sesliliği gavur icadı bulup karşı duranlar da mufazakar oluverir. Müziğiyle ileri ya da geri atfedilir toplumlar.

Sınıfsaldır, hiyerarşi içerir, hiyerarşileri yeniden üretir. Kültürel pratikler arasındaki hiyeraşiler, toplumsal hiyerarşilerle el ele yürümeye müzik alanında da devam eder. İnsanların estetik değerleri, müzik zevkleri arasında hiyerarşi vardır. Müzik türlerine atfedilen değerler eşit değildir birbirine. Alaturka ve alafranganın değeri eşitsizdir, saz ve piyano iki eş değer enstrüman değildir. Tek seslilik ve çok seslilik eşitsizdir. Eğlendirmek için olanla tüketimin alanında görülen, kitleselleşen, popüler olan hafif müzikle, ciddi müzik eşitsizdir. Johann Strauss’un meşhur Güzel Mavi Tuna adlı eserinin, aydın bir müzik olarak değerlendirilirken yaygınlaşarak değerini kaybetmesi tam olarak bu anlama gelir. Siyahi müziğin önce ortalama sanata, ardından ciddi sanata, yani “aydınların zevkine” dahil oluş hikayesinin sınıfsal zevklerle ilişkisi vardır. Fransa’da bir grup amatörün elinden geçerek gitgide konser salonlarına, müzelere, yani sanata ayrılmış alanlara geçişinin, ardından kutsallaşarak ciddi müziği taklit edişinin, ulusal caz orkestralarının kurulmasının; bir müzik türüne atfedilen değerin dönüşümüyle ilişkisi vardır. Her ne kadar teknolojik dönüşümlerle müziğe ulaşım olanakları genişlediyse de, eşitsiz olanaklar varlığını sürdürür. Ekonomik ve kültürel olanaklar ciddi müzik zevki kazanmaya ve onu yapabilecek eğitime, zamana, birikime sahip olmaya el vermez. Kimler soyut, genel ve simgesel değerler atfederken ciddi sanat eserlerine, kimler daha gündelik dilde empati kurarak ve hisler üzerinden yorum yapar, ve bu yorumlardan hangisi daha yukarıdadır, biliriz. Sadece zevkler arasında da değil, müzik grupları içinde de hiyerarşi olur: bir senfoni orkestrasında başkemancının kim olacağının mücadelesi verilir mesela.

Politiktir. Hem politik bir derdi vardır, bu alana dair bir şeyler söyler. Hem politikacılarının elini hep üzerinde tuttuğu bir alandır. Kurumsallaşır, bürokrasinin içine düşer, denetlenir, kontrol edilir, kategorize edilir. Devletler sanat, müzik politikaları oluşturur. Kültür bakanlıkları kurulur, müzik üzerine kabul gören söz söyleme hakkı resmi kurumlara verilir. Devlet eliyle konservatuarlar açılır, projelendirilir. Mekanlar, kadrolar, ödenekler, idari yönetimler, programlar devlet politikasıyla düzenlenir. Hangi müziğin desteklenip hangisinin susturulacağı, hangisinin geliştirilip hangisinin unutturulacağı bürokrasi katında belirlenir. Birazı kültürden kabul edilir biraz medeniyetten ithal edilir. Neresinin korunacağı, neresinin değiştirileceği tartışılır. Senfoniler, operalar istemektedir devlet çağdaşlaşmak ve gelişmek için. “Musiki inkılabı” yapılır, radyolarda geleneksel Türk müziği çalınması uzun yıllar yasaklanır. TRT de arabeskin adımını içeri attırmamıştır yıllarca. Sadece ulusal boyutta değil, uluslararası boyutta da müzik gündeme gelir ve uluslararası müzik konseyleri kurulur, ülkeler üye olup müzik politikaları tartışırlar.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden azade değildir. Sultanlar bilinir de Osmanlı’nın kadın bestekarlarının ismi duyulmaz. Sultan III. Selim’in bestekarlığı bilinirken, yakın dönemerde yaşamalarına rağmen bilgimiz dahilinde Osmanlı’nın ilk kadın bestekarlarından olan Dilhayat Kalfa’nın adı bile geçmez kitaplarda. Avrupa filarmoni orkestraları neredeyse 20. yy sonuna kadar kadın üye kabul etmemiştir.

Hukukla ilişkilidir. Müzik bir haktır, bir ifade biçimi olarak ifade özgürlüğünün, insan haklarının, kültürel hakların parçasıdır. Diğer yandan mülkiyet ilişkileri devreye girer, hak iddia edilir şarkılar üzerine, mahkemeler kurulur. Telif hakları için hukuk kuruluşlarına başvurulur, paralar ödenir.

Müzik toplumsal hafızanın bir parçasıdır. Unutturur, hatırlatır. Toplumların ortak geçmişinin izlerini muhafaza eder, kuşaklar arasında ortak bir hafıza kurar. Geçmişi bir tutma biçimidir müzik, geleneği yaşatmaya devam etme halidir. Geleneği yıkma halidir öte yandan. Tüm bahsedilenlerden ilişkisini gözetmeye devam etmekle birlikte, özellikle müziğin toplumsal hafızayla ilişkisini daha geniş ele alan yazılar paylaşmaya devam edeceğiz.

Sonuç olarak, müzik bu; bilimi olur, hakkı hukuku olur, siyaseti olur, zevki sefası, acısı kederi olur. Müzik birçok potansiyeli içinde barındırır, savaşa da çağırır barışa da. Hayata da tutunulur, ölüme de yürünür. Müzikle çok şey yapılır, direnilir en çok, çok güzel direnilir.