la haine ya da düşenlerin öyküsü

“Elli katlık bir binadan düşen adamın öyküsüdür bu… Her katta kendini rahatlatmak için şunu demiş içinden: Şimdiye kadar her şey yolunda. Şimdiye kadar her şey yolunda. Şimdiye kadar her şey yolunda… Önemli olan düşüş değil, yere çarpıştır.”

la haine. vinz.

Filmin karakteristik özelliği bu anekdot. Bu anekdot ile başlıyor “düşen” adamların öyküsü. Film, düşen bir adamın öyküsünden üç arkadaşın düşüşüne dönüşüyor ve Vinz, Sayid ve Hubert’in önce dünyaya, sonra kendilerine yabancılaşmalarını anlatıyor. Üçlünün düşüşü, film ilerledikçe toplumun, en nihayetinde bir varlık olarak “insan”ın düşüşüne dönüşüyor, bu düşüş küçük bir banliyödeki üç arkadaşın sorunu olmaktan çıkıp “insan”ın, yani aynı zamanda seyircinin de problemi oluyor.

1995 yapımı La Haine, Mathieu Kassovitz tarafından yirmi beş yaşında çekilmiş. Filmin genel yapısı açısından yaşına göre oldukça olgun ve tecrübeli bir tavır sergileyen yönetmen, ’95 yılında Cannes’da “En İyi Yönetmen Ödülü”nü kazandı. Karakterleri kurarken sergilediği tavrın yanı sıra, filmin genel hatlarıyla aykırı ve yenilikçi bir yapıya sahip olduğunu söylemek mümkün.

la haine. afişi.

TOPLUMUN DÜŞÜŞÜ VE SİNEMA DİLİ

Film, birkaç saniyelik bir mizansenle açılıyor. Bir eylemci polis barikatına orta parmağını çekmiş ve “Sizi katiller! Bizi öldürmesi kolay, bizde sadece taş var!” diye bağırıyor. Mizansen, cümle biter bitmez anında kapanıyor. Film, henüz daha en başta seyirci ile arasına bir mesafe koyuyor. Genel yapısında da bu tür hamleler oldukça fazla göze batıyor. Üç arkadaşın geçirdikleri yirmi dört saati anlatan film, sık sık perdeye getirdiği dijital bir saatin akışıyla mekân geçişlerini sağlıyor. Fakat fonda “tik tak” seslerinin duyulduğu, yani zamanın işlediğinin hissettirildiği ve seyirciye gerilim yüklenen bu geçişler, aslında karakterler ile seyirci arasına mesafe konmak için yapılmış bir hamle. Film hem ikide bir bölünüp zamanın ilerlediğini göstererek seyirciye “çarpışın”ın yaklaştığını hissettiriyor, hem de onların hissettiği zamanla bizimkinin farklı olduğunu anlatmaya çabalıyor.

Film boyunca kullanılan bu dehaca anlatım, yapımın alt metnini oldukça güçlendiriyor: En başta anlatılan düşüş hikâyesi, filmin temeline tüneyip sinsice olay örgüsüne yön veriyor. Film başlayıp ilk tik tak seslerini duyduğumuz andan itibaren düşüşümüz başlıyor. Yani filmin başlamasını “Ellinci kattan atladığımız an,” diye adlandırabiliriz. Film boyunca başlarına her seferinde daha kötü şeyler geliyor, ta ki en kötüsü olana, yani yere çarpışa kadar; Vinz ölene dek… Vinz ölene dek, yani yere çarpışı görene dek kendimizi sakinleştiriyoruz, ancak film düştüğümüzü anbean hatırlatıyor, olay örgüsünü ikide bir bölmesinin ve saati bu kadar göz önüne sokmasının sebebinin düşüşte olduğumuzu fark ettirme çabası olduğunu belirtmek mümkün. Bu duygu karmaşasını işliyor film, hem sona yaklaştığımızı hatırlatıp bizi geriyor, hem de ölümü şimdilik unutturup “Şimdiye kadar her şey yolunda,” dedirtiyor. Karakterlerin karışık zihinlerine böylece ortak olmuş oluyoruz.

Ayrıca bu alt metni destekler nitelikte bir başka sahne de açılış jeneriği: Belgesel niteliğinde birtakım eylem görüntüleri, yürüyen insanlar, yanan binalar, tekmelenenler, harap olmuş arabalar, kargaşa ortamı var ve fonda Bob Marley’in keyifli şarkısı “Burnin and Lootin” çalıyor. Yani aslında yine düşüşteyiz, yine bir kargaşa ortamı hâkim, ancak bu görsellerin tersine çok keyifli bir şarkı çalıyor, kendimizi sakinleştiriyoruz.

Film boyunca mütemadiyen “Şimdiye kadar her şey yolunda,” diyoruz esasında. Film, toplumun düşüşünü sinemanın tüm olanaklarını dibine kadar kullanarak anlatıyor.

la haine. soldan sağa: vinz, said ve hubert karakterleri.

“ÖTEKİ”LERİN ÖRGÜTLENMESİ

Karakterlere baktığımızda üçlünün genel olarak agresif, sosyal hayatta saldırgan, şiddete eğilimli ve “erkekliklerini” hır çıkararak muhafaza edebileceğini sanan, karşı cins başta olmak üzere başka insanları bastırarak üzerlerinde otorite kurmaya çalışan, aslında çizilen tablo itibari ile “standart birer serseri,” ya da daha otantik dille “gangster” olduğunu görebiliyoruz. Aşina olduğumuz, hatta eğer orta ya da alt sınıf bir çevrede büyüdüyseniz belki çocukluk ya da ilk gençlik yıllarında dâhil olduğumuz birer tipleme karakterlerimiz. Fakat dikkat çekilmesi gereken birkaç nokta var. Bunlardan biri üçünün de farklı etnik kökenlerden gelmiş olması. Buna rağmen birbirlerine bu kadar kenetlenebilmelerinin nedeni de ekonomik deformasyon diyebiliriz. “Getto,” diye tabir edilen, günümüz anlamıyla yoksul insanların çoğunlukla gecekondularda oturduğu, uyuşturucu, fuhuş gibi olayların döndüğü ve farklı etnik kökenden insanların barındığı mekânların, yani “ötekileştirilmiş” mekânların problemleri aslında etnik farklılıklar değil. Bir Afrikalının, Arap’ın ve Yahudi’nin çok yakın arkadaş olması da aslında ötekileşmiş insanların bir tür dayanışması diyebiliriz. Habercilerin arabayla, kahramanlarımıza elli metre öteden soru sorduğu sahne, aslında karakterlerimizin öfkelerinin nedenini de açığa vuruyor: “Buraya gelsenize!” diye bağırıyorlar. Zira bu ötekileştirme çabası onları da rahatsız ediyor.

Karakterlerin üst sınıfa olan tavrının da biçilmiş birer rol olduğunu söylemek mümkün. Misal bir sanat galerisine gittiklerinde kavga çıkarmaları, kibarlık niyetine kullanılan kelimelerle dalga geçip etrafa küfürler savurmaları, yani aslında, bir nevi kendilerini öteki kılmaları onların bilinçli yaptığı bir şey değil, sadece toplumdan itilmenin doğurduğu tepki. Yaşamları boyunca ötekileştirilen insanlar, eninde sonunda kendilerini öteki kılanlara karşı öfke duyuyorlar. Bu kendilerini dışlamak değil, yani suç onların değil. Aslında suç kendilerini ezenlerdedir bu tabloda. Bu ezilme durumuna karşı tepkililer, öfkeliler, her ne kadar neden öfkeli olduklarını derinlemesine bilmeseler, düşünemeseler de. Derin politik söylemler üzerine düşünecek kapasiteleri yok belki de, ancak ezildiklerini hissedebilecek insaniyete sahipler, ancak bu zamanla vahşete dönüşüyor; yani “ezenlerin” yarattığı canavara. Toplumda var olan hiyerarşinin, kapitalist sistemin yarattığı sınıfsal ve statü farklılıklarının insanı nasıl yabancılaştırdığına, bu yabancılaşmanın tetiklediği şiddetle kişilerin nasıl canavarlaştığına işaret ediyor film.

KOLEKTİF BİR DÜNYA HAYALİ

Karakterlerin, kendileri sistematik bir biçimde ifade edemese de aslında kolektif bir topluma inandıklarını söylemek mümkün. Filmin birçok yerinde “dünya” simgesi kullanılmış. Birkaç kere görünen, “Dünya sizin,” yazısını Sayid’in, “Dünya bizim,” yapması da bu kolektif dünya hayaline delalet. Kapitalist sistem kendi yarattığı yoksulluk problemine karşın yatıştırıcı bir yol izlemeye çalışıyor, kendi yarattığı sefilliğe, -ya da zorla sefillik addettirdiği yoksulluğa- adeta bir yatıştırıcı enjekte etmeye çalışıyor; “Dünya sizin,” yazıyor film boyunca ikide bir karşımıza bir reklam tabelasında. (Daha spesifik olarak bakarsak reklam tabelasının, kendi başına “toplumu” kendi içinde “tekelleştirmeye” çalıştığını, farklı ideoloji ve etnik kültürdeki insanları ikiyüzlü bir tavırla ayrı ayrı, aynı anda avucunun içine alabilmek adına “sizin” ifadesini kullanıp bir nevi toplumsallığın düğümünü çözüp insanı bireyselliğe ve bencilliğe sürüklediğini görebiliriz. Çünkü dünya herkesin olacaksa, “bizim” olmalı. “Sizin,” ifadesi ya bir kişi olarak sloganı okuyana hitap ediyor ki bu en tehlikelisi, kişiyi, dünyayı bireysel bir biçimde özümsemeye götürecek bir hitap şekli, ya da “siz”den kastı bahsettiğim gibi birer grup olarak farklı topluluklar; yani sağcıya da yaranayım solcuya da, gibi.) Sayid bu tabelayı naif bir şekilde “Dünya bizim,” diye düzeltiyor cebindeki boya spreyiyle. Sayid’in bu hareketi, kendisini çok iyi tanımasa da eylemlerde dövülüp yoğun bakıma alınan arkadaşına karşı duyduğu koruma içgüdüsü ve onu bu hale getirenlere duyduğu öfke gibi, aslında başka ezilenleri de muhafaza etme şeklinin bir dışavurumu. Çünkü Sayid ne olursa olsun ezilenlerin yanında olmak zorunda, kendisi de bu hiyerarşini dibini boylamış bir insan olarak. Bu yüzden onun “Dünya bizim,” diye düzelttiği tabela, ezilmişler adına bir haykırış, belki de içten içe istediği barışın temsili.

la haine. said, “dünya sizindir” olan yazıyı “dünya bizimdir” olarak değiştiriyor.

SIRADANLAŞMIŞ OLAĞANÜSTÜLÜK

Filmin genel yapısında dikkat çeken bir başka durum ise vahşetin kendi içinde oluşturduğu kültürün tehlikesi. Yani olağanüstünün, ne bileyim sürekli kavganın, adam dövüp öldürmenin sıradanlaşması. Bir nevi kötüye “alışmak” durumu diyebiliriz. Güncel hayattan da örnekleyebiliriz; tecavüze alışmak, savaşa alışmak vesaire… Kendi dünyalarında sıradan kıldıkları bu şiddet, aslında kendilerine dayatılan etik dışı tavrın zorla benimsetildiğini hissettiriyor. Kendilerine biçilen rol bu şekilde, toplumda itildikleri statü bu… Buna ötekinin çaresizliği diyebiliriz, çünkü öteki olmayı öteki seçmez, ötekileştiren ötekinin rolünü biçecek, öteki ise bunu mecburi kabullenecektir.

la haine. vinz’in epey sinirlendiği bir sahne.

KIÇINI SİLERKEN TREN KAÇIRMAK

Filmde değinilmesi gereken bir başka nokta ise tuvalettelerken yaşlı bir amcanın anlattığı tren hikâyesi: “Tanrıya inanır mısınız? Yanlış soru! Tanrı bize inanır mı? Bir zamanlar Grunwalski adında bir arkadaşım vardı. Birlikte Sibirya’ya yollanmıştık. Sibirya’daki çalışma kamplarına sığır vagonlarıyla gidilirdi. Günlerce, tek bir canlı görmeden buzlu steplerde yol alırdınız. Isınabilmek için birbirinize sokulurdunuz. Ama sıçmak, kendini rahatlatmak zordu. Bunu trende yapamazsın ve tren sadece lokomotife su almak için durur. Grunwalski utangaçtı. Beraber yıkandığımızda bile bozulurdu, onunla dalga geçerdim. Neyse, tren durduğunda herkes raylara sıçmak için atlardı. Grunwalski’ye o kadar sataşmıştım ki tek başına uzaklaştı. Tren hareket etti, kimseyi beklemezdi, herkes trene atladı. Ama Grunwalski’nin bir problemi vardı: çalıların arkasına gitmişti ve hala sıçıyordu. Sonra onu çalıların arkasından gelirken gördüm. Elleriyle pantolonunu çekiyordu, treni yakalamaya çalışıyordu. Grunwalski’ye tutmak için elimi ona doğru uzattım. Ama her yetişişinde elini bırakınca pantolunu dizlerine kadar düşüyordu. Durup toparlanıyor,
 pantolonunu çekiyor, tekrar koşmaya başlıyordu. Yetiştiğindeyse pantolonu tekrar düşüyordu.
Tuvaletteki adam bu hikâyeyi anlatır. Sayid, “Sonra ne oldu?” diye sorunca gülümseyerek: “Hiçbir şey. Grunwalski donarak öldü.” diyerek oradan ayrılır.

Üçlü tuvaleti sessizce terk ederler. Sayid, “Bunu bize niye anlattı?” diye sorup durur. Amcanın bunu anlatma sebebi, gençlere “kendinizi ötekileştirmeyin” mesajı vermek içindir aslında. Çünkü bir an bile kendinizi “sürüden” ayırırsanız, “tren” sizi beklemeyecektir.

la haine. tuvalette grunwalski hikayesini anlatan yaşlı adam.

DUVARDAKİ SİLAH

Filmin çatışmasını oluşturan temel ögelerden birinin de silah olduğunu söylemek mümkün. Silahı temsil ettiği şey olarak incelersek, şiddet, “güç” gibi nitelikleri kendisine yüklemek mümkündür. Filmin temel çatışmalarından birinin de, “Silah “ötekine” geçerse ne olur?” sorusu olduğunu söyleyebiliriz. Öteki gücü elde ettiğinde ne yapar?

Birçok şey yapabilir, temelde ya kötülüğe kötülükle tepki verecektir, ya da “affedecektir”. Vinz filmin başından beri intikam almayı ister, ancak yapamaz. Fakat kendi deyimiyle sokakta “Yanağını döndüğü an” kaybedecektir; finalde ise duvardaki silah patlar ve Vinz ölür, yani yere çakılır.

Finalin her açıdan vurucu olduğunu söylemek mümkün; hem kurduğu silah gerilimi had safhada, hem de iki karakter birden ölüyor ve fonda “Şimdiye kadar her şey yolunda,” öyküsü…

Filmdeki düşüş tamamlanıp da Vinz ve Hubert yere çakıldığında onurlu bir şekilde yere iniyorlar. Vinz elindeki “gücü” kullanmıyor, bir polis öldürmüyor. Hubert de arkadaşı ölene ve canına kast edilene dek o gücü kullanmaya karşı. Yani onların düşüşünden çok yere nasıl indiklerine odaklanmamızı istiyor film, öteki olmanın yüklediği şiddeti olabildiğine muhafaza eden bir grup genç var seyrettiğimiz…

Saygı gördüklerinde garipseyen gençlerin güç savaşıdır aslında bu ötekileşenlerin mücadelesi… Üçlüye göre güçlü olmak saygınlıktır, iktidar olan saygın olacaktır.

Karakterlerin tırmanarak gelişen yapısı, kullandığı birkaç müziğin filmin atmosferine etkisi, az kullanılan birkaç kamera hareketini gerek teknik açıdan, gerekse hissettirebildiği duygular açısından harikulade kullanması, oldukça doğal ve pürüzsüz oyunculukları, çok güçlü alt metni ve neredeyse kusursuz imgelemeleri ile La Haine, bir Fransız yapımı olarak önce Fransa’yı, sonra insanlığı sertçe, cesurca eleştirmiş, bunu yaparken de güçlü bir sinema dili kullanmış, seyir zevki yüksek bir film ortaya çıkarmıştır.

Filmin çok vurucu finalinden sonra donup kaldığımızda içimizden tekrarlıyoruz: “Şimdiye kadar her şey yolunda. Şimdiye kadar her şey yolunda. Şimdiye kadar her şey yolunda…”

Fakat şimdiye kadar…