Deli Ruhun Deli/li/kleri

Masanın karşısında hayatında kısa sürede önemli ve derinden yer edinen ya da yer ettirdiği birisi oturuyordu. Bitmişlikler, bitirilmişlikler, arda kalanlar, arkalarında kalanlar, bulundukları zaman kavramının konusuydu. O anda rahatça içilemeyecek kadar sıcak olan kaynak su ve kahve karışımından korkudan titreyen dudakları ile birer yudum aldılar. Bu sohbet konusunun kelimeleri ağızlarından çıkıp masaya yalamakla kalmayıp kahvenin içine de karışmıştı. Adam daha ilk yudumda anlamıştı. Kahve geçmiş kadar sert ve acıydı. Poyraz rüzgarlarda kalmıştı. Taştan bir kordonu vura vura aşındırmaya çalışıpta hiç vazgeçmemiş gibiydi. Derin dalgalarda boğulmuş, cehennem ateşleri ile dövülmüştü. Adam hiç duraksamadı. Aldığı ilk yudum kahveden sonra ağzından bekletilmeksizin çıkan cümle kesin ve netti. ‘İçtiğim en güzel kahve buydu sanırım’. Kahvenin tadı adamın gözlerine birkaç ışık yakmıştı. Karşısında oturan paydaş ise şaşkınlıkla seyrediyordu. Anlamaya çalışıyordu. Sonuçta sadece bir kahveydi. Araya çok fazla sessizlik girmedi. Masanın karşısında kıvırcık bukleler, hafif tombul bir yüz ve ona eşlik eden ortalama bir boy ve onu kilolu olarak değerlendirmeye ve kilosundan şikayet etmeye yetecek kadar-kendince- kilolu bir vücut konuştu. Öncelikle bir özür ekledi cümlesinin başına, söyleceklerinin kırmak veya üzmek için söylenmeyecek olduğunu belirten. Bir özür sayılmazdı bile. Uyarı niteliği taşımış olmalıydı ki adamın gözlerinde bir anlık korku kıvılcımları belirdi. Söyleneceklerin yaratacağı endişe ya da korkuydu sanırım bu. En azından adam öyle düşünmüştü kendince, kendi halinde ve kendi içinde. ‘O, onu gerçekten sevdiğini düşünmüyorum.’ Adam içinde birkaç yaşam düşündü. Birkaç yaşam bitirtecek kadar zor geldi ne söyleyeceğine karar vermesi. Birkaç yaşam bitirirdi bazen bir insanın tek bir soruya cevap vermesi. Soru adamın üzerine düşünmek bile istemediği bir yerden gelmişti. Aklından haftalarca uzak tuttuğu bir soru, Ruhunda fırtınalar koparacaktı. Boy vermiş fidanlardan, koca çınarlara; yüksek dağlardan, kuytu ve köşelere sığınmış varlığı belli belirsiz tepelere; notalardan, satırlara; yeşilden, maviye kadar her şeyi paramparça edecek kadar güçlü bir fırtına. Adam hissetmişti bunu. Belki kokusunu almış, belki fırtınadan önceki sessizliği duymuştu bilinmez ama hissetmişti. İki kişilik bir masada bir kişilik yer kaplamayan bir bedene sahipti adam. Ortalama bir boya sahipti masanın karşısını süsleyen arkadaşı gibi. Çevresi tarafından çok zayıf olması hakkındaki şikayetleri dinlemek zorunda kalacak kadar zayıftı. Mavi ya da yeşil gözlü değildi. Bir ağacın kabuğu, bir kahvenin çekirdeği kadar kahve gözleri vardı. İçerisinde gökyüzü saklanmış boş bir ağaç kabuğu gözlerine otutturulmuştu sanki. Çoğu şeyin güzelini, her şeyin mavisini görürdü. Bakmakla görmek arasındaki fark onun gözleriydi. Ama bakışları farklı gözleri de başkaydı. Gözlerindeki ışık defalarca söndürülmek istensede kor kor yanardı. Ruhu delik deşik olduğunda her delikten ışık çıkardı. Konuda buydu zaten ruhuna açılan son delik, ilk sönüş, uzun soluklu toparlanamayış, büyük tökezlenmeydi.

Like what you read? Give Adem Korkmaz a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.