Sizin Suskunluğunuz Bizim ‘Kabanımızdaki Delik’*

“Hani kocaman bir ejderha kayıp ruhlar sisinin çevrelediği o yanardağda, lavların oylumundaki yuvasında yaşardı. Dağın eteklerinde çakallar ulur, haramiler o dağda barınır, ifritler inlerini o dağa kazarlardı. Esir olunmuş dağ köylüleri de vakit vakit aralarından birini feda etmek zorundaydı ejderhaya. Nihayet çıkagelen kahraman dağın bütün kötülükleriyle birer birer cebelleşecek, sonunda da ejderhayı tepeleyip hazineyi halka savuracaktı. Lakin kahramanın en çetin sınavı yolun en başında, köylülerle olurdu hep. Onun ejderhayı kızdırıp daha büyük felaketlere sebep olacağından korkan köylüler kahramana karşı hep ejderhanın tarafını tutardı.

“Ejderha alev üfürür, ‘cehennemi içinde taşır’. Her türden yıkıma ve zulme her an çekinmeden yeltenebilir […] Ona şu ya da bu şekilde yardakçılık eden hiçbir politik temayül bu yüzden başarılı olamaz. Hepsi o ejderhanın nefesinde kavrulmaya mahkûm. Yüzünü kaybetmeden direnenler hariç… Her şeyi göze alıp ona karşı duranlar hariç… Yılmadan mücadele eden kahramanlar hariç… Bu yüzden heroik bir özneleşmeye, epik bir cesarete ihtiyacımız var bugün. Ve böyle hikâyelerin kaidesidir; ‘ejderhaya meydan okumadan karaman olunmaz.’”[1]

***

1 Eylül sabahı 50.000 çalışanın kamu görevinden ihraç edildiği haberiyle uyandık. Bu kişilerin 2340’ı akademidendi. Bunların bir kısmı ise şimdilerde FETÖ adıyla anılmaya başlayan yapı ile hiçbir bağlantısı bulunmayan Eğitim-Sen yöneticileri ve üyeleri ile Barış İçin Akademisyenler bildirisi imzacılarındandı. Bu haksızlık ve fırsatçılıkla sarsılmışken bir başka OHAL KHK’sı ile ÖYP’lilerin 50D kadrosuna geçirildiklerini öğrendik. Birbirimize ulaşıp teskin etmeye çalıştığımız o ilk dakikalarda şaşkınlıkla gördüğümüz şey bazı arkadaşlarımızın eğitim gördükleri üniversitenin kadrolarına geçirileceğini sanıp ya da senetlerinin iptal edildiğini görüp seviniyor olmalarıydı. Elbette bu çok ciddi bir yanlış anlamaydı. Ancak o şaşkınlıkla verilen ilk reflekslerde insanın yüzünü kızartan bir şey vardı. Hiçbir zaman olmadığı kadar dayanışmaya ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda, meslektaşları kamudan ihraç edilmişken kendi senedinin iptal olmasına sevinmenin bencilliği ve bireyciliğinde insanın içini parçalayan kapkara bir yalnızlık vardı.

İşe alındığı ilk andan itibaren işten çıkarılma tehlikesi günbegün hissettirilmiş olan bir 50D’li olarak bir de ben hatırlatayım: 50D geleceksizliktir, 50D her tür mobbinge, her tür baskıya karşı güvencesiz olmaktır, angarya işlere koşturulurken sesini çıkaramamak, düşündüğünü yazamamak, çalışmak istediği konuyu bile özgürce seçememektir. Kaldı ki ister imzacı, ister sendikalı ya da aktivist olun ister hayatınızı kurudan sakınan yaş olarak geçirmiş olun senet zulmü karşılığında bahşedilen o eski iş güvenceniz artık olmayacak. Belki de 33A’ya geçirilmenize ya da sözleşmenizin yenilenmesine mezun olduğunuz okuldan fiziksel görünüşünüze kadar değişkenlik gösteren ‘kriterlere’ göre karar verilecek. YÖK’ün özel olarak bugün kapatılmak istenmesini de bu bağlamda okuyabiliriz.

Politik hesaplarla bir gecede hayatımızı değiştirme hakkını kendinde bulanlara ancak politik bir mücadele ile karşı konulabilir. Politik mücadele ise hakkı gasp edilen emekçilere, işten atılan meslektaşlarımıza omuz vererek yürütülebilir çünkü muktedirin karşısında yan yana gelemiyorsak hayatlarımız gerçekten de ‘iki satırdan’ ibaret. Artık anlamalıyız ki ne köşemize çekilip başkasından medet umarak ne de ağlaşarak hiçbir kazanım elde edemeyiz.

***

Bu süreçte doğal olarak herkes kendi alanına dönüp sormaya başladı: “Bir hukukçu nasıl hukuk ayaklar altına alınırken susar?”, “bir psikolog nasıl bunca travmanın altında ezilmez?’…. Biz felsefeciler de aynı doğallıkla dönüp kendi alanımıza baktık ve benzer soruları sorduk: “Bir felsefeci, eleştirel düşünceye savaş açıldığında, yazarlar ve bilim insanları hücrelere atıldığında neden hiç ses etmez?”

Sonra bir de dönüp felsefe tarihine baktık: Hristiyan çeteler tarafından taşlanarak öldürülen Hypatia’ların, 1. Dünya Savaşı sırasında savaş karşıtı tutumu nedeniyle akademiden senelerce uzaklaştırılan ve hapse atılan Russell’ların, Fransa işgaline karşı Cezayir halkının yanında duran Sartre’ların tarihine. Fakat gördük ki bu tarih, Nietzsche’nin yerinde teşbihiyle, eleştiri cesaretinden ve kabiliyetinden yoksun ‘felsefe memurlarının’ ve de bunun bir adım ötesini simgeleyen Nazi rektörü Heidegger’lerin hatırlamaktan utanç duyduğumuz tarihidir aynı zamanda.

Elbette felsefenin ve filozofun içinde yaşadığı topluma karşı sorumluluğu gibi çetrefilli bir konuyu uzun uzadıya tartışmanın ne yeri ne de zamanıdır. Fakat birkaç söz söylemekten de kaçınamayız. Sokrates, kendisi hakkında ölüm kararı veren Atina’dan dostları onu kaçırmak istediğinde hapsedildiği zindandan ayrılmayı reddetmiştir. Yasa, adil olmasa da bireyin içinde yetiştiği, kendisini var ettiği toplumu mümkün kılarak bireyi olduğu kişi yapan unsurlardan biridir. Atina’yı terk ettiğinde yalnızca yasaları değil, Sokrates’i Sokrates yapan toplumu ve dolayısıyla kendisini de reddetmiş olacak; başka bir şehirde bir yabancı, bir sürgün olmaya, yani sadece vatandaşlık statüsünü değil aynı zamanda kendi benliğini kaybetmeye razı gelecektir. İki bin yıldır üzerine çokça konuşulmuş bu hikâyede naif bir yasalcılık, ‘devletçilik’ ya da ‘milliyetçilik’ göremeyiz; kendi şahsında vatandaş olmanın sorumluluğunu ve özgür düşüncenin değerini ölümü pahasına gözetmeye çalışan bir figür vardır karşımızda.

Deleuze, Nietzsche ve Felsefe isimli kitabında şöyle yazar: “Felsefe, kendisinden çok farklı kaygıları bulunan devlete ya da kiliseye hizmet etmez. Kurulu hiçbir iktidara hizmet etmez. Felsefenin işlevi üzmektir. Hiçbir kimseyi üzmeyen, hiç kimseyi rahatsız etmeyen bir felsefe, felsefe değildir. […]Tek işlevi, düşüncenin tüm sefil biçimlerini teşhir etmektir.” [2] Bu minvalde, felsefe, sanılanın aksine dünyevi bir uğraş olduğu gibi politik bir işlev de edinmiştir. Felsefenin politikadan şu ya da bu biçimde kaçınması mümkün değildir. Felsefe tarihi, iki bin küsur yıldır eleştirel düşüncenin dogmatizmle, despotizmle, faşizmle çatışmasının tarihi olagelmiştir. Elbette her mücadelenin tarafları vardır.

***

Belki bu coğrafyada ilk değil ama kısa hayatlarımızda ilk kez böyle bir yoğunlukla, dünyanın gözleri önünde böyle bir aymazlıkla gerçekleştirilen zulmü gördük! Katliamları, anne karnında katledilen bebekleri, bodrumlarda yakılan insanları, işkence edilmiş genç bedenlerin çırılçıplak sokaklarda teşhir edildiklerini, panzerlerin ardından sürüklendiklerini gördük. Dün bir Kürt işçinin yakılarak katledildiğini, bugün 73 yaşında ninenin zırhlı araçla ezilerek öldürüldüğünü gördük. Ve gördük ki azıcık vicdanı olan, vicdanının sesiyle hareket eden ne kadar dostumuz varsa bunları haykırdıkları için türlü tacizlerle, linçlerle yıpratılmış, darbe fırsatçılığı ile çok sevdikleri, büyük özenle çalıştıkları işlerinden çıkarılmışlar. Gazeteciler, yazarlar, öğretmenler, akademisyenler… Biz bunları görüp nasıl susardık, nasıl yataklarımızda rahat uyurduk?

Fakat yine gördük ki dersinde Öteki’nin adalet çağrısının etiğin temeli ve felsefenin başlangıcı olduğunu anlatanlar bugün o çağrıya kulaklarını tıkıyorlar. Bugün katliamlardan bahsederken, o da bahsederlerse, stratejistlerin, güvenlik uzmanlarının ağzından konuşmaya başlıyorlar. Kendilerinden bilim ve felsefe tarihini olabilecek en iyi şekilde öğrendiğimiz hocalarımız, akademik özgürlüğe günbegün yapılan darbelere, meslektaşlarının birer sivil ölüye dönüştürülmesine karşı tek kelam etmiyorlar. Televizyon kanallarında ismimiz, fotoğraflarımızla teşhir edilirken bize hangi politik, pratik ya da retorik sebeplerle barış bildirisine imza vermediğini uzun uzadıya anlatarak vicdanını temizlemeye çalışan arkadaşlarımız, akademinin ve dolayısıyla kendilerinin biricik varoluş imkânı olan ifade özgürlüğü rafa kaldırılırken de sessizliklerini koruyorlar. İmzacı arkadaşlarımıza “zaten ülke karışık neden imza atıp başına dert alıyorsun, sana mı kaldı bu işler” diye soran hocalarımıza bu sorunun absürdlüğü karşısında onların adına biz utanıp soramıyoruz: “Her şey güllük gülistanlıkken mi katliamlar dursun diye haykıracaktık?”.

İçimizi kemiren bir diğer soru ise ders dönemi başladığında, bizlerin masaları bir bir boşaldığında, bu hocalarımız ve arkadaşlarımız, öğrencilerinin yüzüne nasıl bakacak ve Sokrates’ten, Spinoza’dan, Rousseau’dan, Marx’tan, Russell’dan, Arendt’ten ya da Sartre’dan bahsedebilecekler. Bu insanların savaşa, ırkçılığa ve şovenizme karşı hak ve özgürlükler adına verdikleri mücadeleler bir ‘çekiç’ gibi başlarının üstünde sallanmayacak mı? Belki de yakında derslerde bu insanların isimlerini anmak bile sakıncalı olacak. O zaman, dersleri doldurabilmek adına yerli ve milli, fakat aynı zamanda da düzen için tehlikesiz filozoflar ve bilim insanları icat etmek zorunda mı kalacaklar?

***

Çok ama çok kırgınız! Biz akademik vicdanı, bilimsel özeni, yaptığı işe adanmış olmayı kendilerinden öğrendiğimiz hocalarımızdan artık kuru hal hatır sormalardan, teskinlerden ve vicdan temizleme sohbetlerinden öte bir şeyler bekliyoruz. Artık dayanışmaya omuz vermelerini görmek istiyoruz. Yoksa yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız? Onlar bize baktıklarında Spinoza’nın ne sırtından çıkarmaya ne de diktirmeye razı geldiği kabanındaki bıçak izini mi görecekler; biz ise onlara bakınca başta hocası Husserl olmak üzere meslektaşları akademiden atılıp sürgüne ve toplama kamplarına gönderilirken sessizliğini koruyup Hitler’in rektörlüğünü yapmış olan Heidegger’i mi anımsayacağız?

Bizler, Hypatia’nın, Sokrates ve Russell’ın öğrencileri olmayı seçtiysek, eleştirel düşünceyi ve içinde yaşadığımız toplumu iyisiyle kötüsüyle varlığımızın mümkünatı olarak gördüysek, bilinsin ki, bizlere ve bu ülkenin halklarına yaşatılan zulümlerin karşında ne kaçacak ne de sessiz kalacağız. Biz tarihe mal olmuş hocalarımızdan, kaçmanın ya da sessiz kalmanın bir seçenek olmadığını öğrendik. Bu sebepledir ki bugün sessizliği seçen meslektaşlarımıza, hocalarımıza şaşkınlıkla, kırgınlıkla bakıyoruz.

Bitirmeden şunları da hatırlatalım: Bu ülkede işten çıkarılmaların, açığa alınmaların turnusol kâğıdına dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Bugün sessiz kalanlar, bu ülkenin ve Ortadoğu’nun koskoca bir çocuk mezarlığına, akademinin (ve ülkenin diğer tüm kurumlarının) ise vasıfsız ve haysiyetsiz dalkavuklar ve kapıkulları kışlasına dönüşmesinin baş sorumlularından olacaktır. Kaderleri tüm korkakların, yardakçılarınki gibi hiçbir şeye gönülden bağlanamamak, hiçbir şeye tutkuyla inanmamak ve kimseye güvenememenin getirdiği derin bir anlamsızlık ve yalnızlık duygusunda debelenip durmak olacaktır. Ve isimleri, şayet hatırlanırsa, tarihin en silik fakat silik olduğu kadar da yüz kızartıcı sayfalarında yer bulacaktır.

Korkmuyoruz çünkü birer sivil ölüye dönüştürülmekle tehdit edilsek de çekinmeden sırtımızı dayayacağımız dostlarımız ve uğruna mücadele ettiğimiz değerlerimiz var. Muktedir bize parmak salladıkça ve bizi parmaklıkların ardına tıkmaya çalıştıkça dostlarımızla birlikte değerlerimize daha sıkı sarılıyoruz. Ve bilinsin ki, bu dayanışma ve değerler, aldığımız maaştan, sosyal güvencemizden ve konforlu yaşantılarımızdan çok daha yaşamsal, çok daha insani bir boyuta işaret etmektedir.

Gün, ejderhaya karşı kollektif bir özneleşmenin, heroik bir dayanışma örmenin günüdür. Biz barışta, özgürlükte ve adalette ısrarcıyız. Peki ya siz sessizliğinizde ısrarcı olmaya devam edecek misiniz?

* Spinoza, 1656 yılında Yahudi cemaatinden görüşleri sebebiyle atıldıktan sonra 1661 yılında Amsterdam’da bıçaklı saldırıya uğramış ve şehri terk etmiştir. Bu saldırıda kendisi yaralanmamış ancak kabanında bir delik oluşmuş. Rivayete göre bu kabanı ne diktirmiş ne de giymeyi bırakmıştır.

[1] Yasin Durak, “Ejderhaya Meydan Okumadan Kahraman Olunmaz”, http://www.birgun.net/haber-detay/ejderhaya-meydan-okumadan-kahraman-olunmaz-111595.html (08.05.2016). Ankara Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde doktora tez çalışmalarını süren araştırma görevlisi Yasin Durak, Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attıktan sonra Niğde Üniversitesi’ne geri çağırılmış, Ankara Üniversitesi’nin kadro iadesi hakkında olumlu görüş bildirmesi ile kadro iadesi gerçekleştirilerek sürülmüştür. Niğde Üniversitesi’nde göreve başladıktan sonra personel kimliğinin çıkarılmaması, saha araştırması için izin verilmemesi, fazladan iş yüklenmesi, dilekçelerinin işleme konulmaması gibi sistematik mobbing uygulamalarına maruz kalmış, yukarıda alıntılanan yazısı nedeniyle üniversite tarafından ‘cumhurbaşkanına hakaret’ iddiasıyla soruşturma açılmış, bu soruşturma sonucunda uyarı cezası almış ve yine üniversitenin kurduğu soruşturma komisyonu tarafından ‘1 yıldan 4 yıla kadar hapsi’ talep edilmiştir. Son olarak da 1 Eylül günü çıkarılan 672 no’lu KHK ile kamu görevinden çıkarılmıştır.

[2] Gilles Deleuze, Nietzsche and Philosophy. London: Continuum, 2006, sf. 99. (Türkçe çeviri bana ait.)

Like what you read? Give Kıvılcım İlbaşı a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.