BORA

Doğan Acar
Mar 30, 2018 · 8 min read

Her pazartesi olduğu gibi yine işe geç kalmıştı Bora. Fabrikanın kapısından içeri adım attığı anda ruhunu buruşturan makine sesleri ve radyoda çalan iç karartıcı müziğin bir parçası oluverdi hemen. Son iki yıldır sabahları yataktan küfürler yağdırarak kalkıyor, bu kahrolası işten en kısa zamanda kurtulması gerektiğini söylenip duruyordu. Ne var ki halen bu devasa duvarlar arasına sıkışmış iki yüz küsur işçiden biriydi.

Ağır adımlarla yürüyüp makinesinin başına geçti. Yüzündeki öfkeli ve bezgin ifadeyle bir süre etrafı süzdü, ustayı arıyordu gözleri. Yine her zamanki gibi gelip hesap soracak, mazeretini mantıksız bulunca bir iki sinir bozucu laf söyleyip gidecekti. Birkaç istisna dışında bu ustaların hepsi böyleydi, daha önce onlarca tekstil fabrikasında çalışmış, hepsinin huyunu suyunu çözmüştü. Diğer işçiler gibi yalaka olamıyordu; zaten usta da patronun yalakasıydı. Sabahtan akşama kadar makine sesi, kumaş tozu ve müzikle uyuşturulmuş bu korkak tavukların arasında haksızlığa ve baskıya olağan tepkiler vermesi, gittiği her yerde sivrilerek dikkat çekmesini sağlıyordu. O yüzden hiçbir ustayla geçinemez, sürekli iş değiştirip dururdu.

Biraz sonra usta, Bora’nın yanında belirdi.

”Nihayet patronumuz teşrif etmişler. Sizin saatleriniz, fabrikanın saatine göre biraz yavaş çalışıyor olmalı.”

“Mantıklı.”

“Mantıklı, öyle mi? Size mantıklı olan şeylerden bahsedeyim biraz. Özellikle pazartesi sabahları sizi makinenizin başında göremiyorum. Sebebini sorduğumda dalga geçer gibi saçma sapan sebepler sunuyorsunuz. Bundan önceki ustalarla da anlaşamamış, çalıştığınız bütün iş yerlerinden kovulmuşsunuz.”

“Ben çalıştığım hiçbir iş yerinden kovulmadım. Kafama eserse çıkar giderim.”

“Her ne haltsa, fark etmez. Sonuç olarak iş disiplini diye bir şey var ve siz bunu bir türlü öğrenemiyorsunuz. Maalesef burada işler sizin kafanızın içindeki esintilerle yürümüyor.”

Şu iş disiplini denen şeyden nefret ediyordu. Açıkçası fabrikadaki işlerin neye göre yürüdüğü ne ustanın, ne de işçilerin pek umrunda değildi, bu patronu ilgilendirirdi. Diğerleri sadece patrona para kazandırmaya programlanmıştı. Hepsinin yolunu patron çiziyordu, kalem olarak da ustaları kullanıyordu, hepsi bu. Fabrikada işlerin neye göre yürüdüğü Bora’yı ilgilendirmiyordu; onun hayatında işler, kafasının içindeki esintilere göre yürümüştü bugüne kadar, bundan sonra da öyle olacaktı. Bu esintiler onu çöküşe sürüklese de karamsarlığı hayatının bütününe yaymamıştı hiçbir zaman.

Aniden ayağa kalkıp ustanın suratına sert bir yumruk attı, adam sendelenerek arkasındaki makineden destek aldı. Bora cekedini giyerken gayet sakin bir tavırla, “Çok fazla konuşuyorsun,” dedi, “herkes çok fazla konuşuyor. Çok fazla.” Fabrikanın çıkış kapısına doğru ilerlerken usta az önceki olayı işçiler arasındaki pozisyonuna yediremediğini belli edecek kadar buyurgan bir ses tonuyla, “Cehennemin dibine kadar yolun var,” dedi. Bir süre ne söyleyeceğini düşündü, elindeki tornavidayı hızla yere fırlattı, “Pis herif, serseri herif!” diye bağırmakla yetindi. Açıkçası Bora onu dinlemeyi uzun zaman önce bırakmıştı. Aynı sakin tavırla karşılık verdi, “En azından benim bir yolum var ve yolumun nereye çıkacağı benim bile umrumda değil, kaldı ki seni hiç ilgilendirmez.”

***

Dışarı çıktığı anda, içerideki makine sesleri kulağında bir uğultuya dönüşmüştü. Gökyüzüne baktı. Ceketinin yakasını kaldırdı. Cüzdanından çıkardığı personel giriş kartını kırıp fabrikanın bahçesine fırlattı. Tekstilde çalışmaya başladığından beri sıkılıp bıraktığı on ikinci işti bu. Artık iş aramaktan da fena halde sıkılmıştı. Zaten bu bölgede iş bulması da gitgide zorlaşıyordu. Girdiği her ortamda uyum problemi yaşayan Bora’nın kötü ünü her geçen gün etrafa yayılıyordu. Buradaki tekstil fabrikalarında istihbarat CV ile değil, dedikodu ile sağlanırdı. Saatine baktı, on biri geçiyordu. Eski çalıştığı birkaç yerden alacağı vardı ama bu aniden çekip gitme huyu yüzünden ödemeyi sürekli erteleyip duruyorlardı. Parası bitmek üzereydi, bir şeyler yapmalıydı.

Bir sigara yakıp şehir merkezine doğru yürümeye başladı. Sanayi bölgesinin başıboş köpekleri, sabahı henüz uğurlamakta olan ılık güneş ışığıyla mayışmış bir halde kaldırımda uyukluyorlardı. Bora onları görünce gülümsedi. O sırada aralarından yaşlıca bir tanesi zar zor ayağa kalkıp boynunu bükerek karşı kaldırıma geçti. Zavallı köpeğin sol arka bacağı kırıktı. Buradaki köpekler, civar fabrikalardaki işçiler tarafından işkence gördükleri için insanlardan korkarlardı. “Hay Allah,” dedi yakarırcasına, “korkmana gerek yok, ben o insandan bozma iblislerden değilim.” Bora’nın yüzündeki o birkaç saniyelik tebessüm, şimdi yeniden öfkeli bir ifadeye dönüşmüştü. Bu köpekleri bu hale getiren işçiler, ustalarının fazla mesai talebi karşısında sessiz kalıyor, maaşları eksik verildiğinde boyunlarını büküyorlardı; tıpkı bu köpekler gibi… O “iş disiplini” denen zırvalarla sindirilen ezik ruhlarını, bu köpeklere işkence ederek tatmin etmeye çalışıyorlardı. Hangisine acımalıydı? Hangisi daha zavallıydı? Sigarasından son bir fırt çekip park halindeki son model, pahalı bir otomobilin üstünde söndürdü izmariti. Yeni bir sigara yakmak için cebinden paketini çıkarmıştı ki birkaç metre önünde Toyota marka kırmızı bir otomobil durdu, camı açıldı, içeriden ince bir ses:

“Bu kadar yavaş yürümek zorunda mısın sen!”

Bu sesi tanıyordu, Ebru’nun sesiydi bu. Sigara paketini cebine soktu.

“Bilirsin, yavaş yürümeyi severim. Acele etmemi gerektiren bir şey yok bu hayatta.”

“Bilmez miyim… Ne tarafa?”

“Merkeze doğru yürüyordum öyle, henüz belli bir rotam yok.”

“Her zamanki gibi desene! Atla o zaman.”

Ebru, Bora’nın geçen kış çalıştığı iş yerinin muhasebe sorumlusuydu. Esmer, beyaz tenli, genç ve gösterişli bir kadındı. Patronun metresi olduğu yönünde dedikodular dolansa da bu doğru değildi; Ebru, patronuyla hiç yatmamıştı. Böyle kadınlar cinsel cazibesini kullanarak birçok erkeği baştan çıkarıp parmağında oynatabilir ama sadece arzuladıkları erkekle yatarlardı. Bora bu kadını daha ilk günden çözmüş ve daha ilk günden dikkatini çekmeyi de başarmıştı. Açıkçası böyle güzel bir kadının kendisi gibi çulsuz bir adamda ne bulduğunu sorguluyordu kimi zaman ama nihayetinde bu pek umrunda değildi. Bora cinselliğe çok önem verirdi ve bu kadında aradığı hazzın fazlası vardı. Paketleme bölümünün deposunda yaşadıkları heyecanlı dakikalar geldi aklına. Gülümsedi. Ebru’nun kendisine aşık olduğunu biliyordu. Bunu bir fırsata dönüştürebilirdi, biraz moral depolamaya ihtiyacı vardı.

“Uzun zaman oldu. Halen o domuzun yanında mı çalışıyorsun?”

“Hayır, o manyak herifi yeterince yoldum; şimdi yeni projeler peşindeyim. Sen neler yapıyorsun?”

“Bıktım artık bu çöplükten, tekstil bana göre değil. Lanet insanlarla muhatap olmayacağım bir iş bulmalıyım.”

“Var mı kafanda bir şey?”

“Hayır, henüz yok… Uzun vadeli planlar bana göre değil. Zamanla yolumuzu buluruz nasılsa.”

“Ah, Bora. Sen hiç değişmeyeceksin.”

Ebru, şehir merkezine giden yola sapmadan sahil tarafındaki lüks sitelere doğru sürdü arabayı. Onun bu sitedeki evlerden birinde yalnız yaşadığını duymuştu, ses etmedi. Zengin ve şehvet düşkünü patronları rendeleyip şutluyordu, bu yaşam tarzını adeta bir zevk haline dönüştürmüştü. Zeki kadındı Ebru ve doğrusu onun bu zekâsı Bora’yı tahrik ediyordu. Böyle bir kadınla evlenmek, tam anlamıyla bir budalalık olurdu. Kaldı ki böyle bir kadın, asla evlilik düşünmezdi. Böyle bir kadın, ortalama bir erkeği evlilikten de soğutabilirdi. Ebru’nun herhangi bir erkeğe aşık olması pek olanaklı değildi; onun için aşk, ön sevişmeyle başlayıp orgazmla sonlanan o kısa zaman diliminden başka bir şey değildi. Bu zaman diliminden sonra ise söz konusu her erkek, kendisini dilimlere ayrılmış gibi hissederdi. Bora bugün dilimlere ayrılmalıydı, sonsuz dilimlere…

***

Bora, Ebru’nun evinden çıktığı sırada güneş yavaş yavaş kendini alacakaranlığa teslim etmek üzereydi. Site çıkışından itibaren uzanan geniş cadde boyunca yan yana dizilmiş eğlence mekanları, biraz sonra geceyi ışık ve gürültüyle kirletmek için dolup taşacaktı. Bora bir yandan ifadesiz gözlerle insanları süzüyor, bir yandan hızlı adımlarla kalabalığı yarıyordu. Bu saate kadar hiçbir şey atıştırmadığını fark etti. Ceplerini yokladı. Cüzdanındaki bir ellilik ve cebindeki birkaç bozukluktan başka parası yoktu. Bu açlıkla eve kadar idare edebileceğini düşünerek az ötedeki otobüs durağına doğru ilerlemeye devam etti. Ebru’nun bugün evde söyledikleri geldi aklına, “İstediğini aldıktan sonra birkaç tatlı söz söylesen, biraz duygusal görünsen ölürsün sanki,” demişti yarı sitemkâr bakışlarla. Bora ise sadece gülümsemişti. Ebru böyle şeyleri önemseyen bir kadın değildi aslında, ilk defa böyle bir tepki vermişti. Açıkçası biraz şaşırmıştı Bora. Birbirlerine çok benziyor olmalarına rağmen sevgili olmamışlardı hiç. Hatta sevgili gibi bile olmamışlardı. Ne var ki pek güçlü olmasa da onları birbirine bağımlı kılan bir şey var gibiydi ve bu şey sadece cinselliğe dayalı bir şey değildi. Aralarındaki benzerliklerin farkındaydılar. İkisi de her ne kadar aşka ve duygusal derinliğe önem vermeyen insanlar gibi gözükseler de aslında kendi içlerinde gizli bir arayış içindeydiler sanki.

Bora cebindeki paketten bir sigara çıkarıp yakmaya yeltendiği sırada otobüsün az ötedeki durağa doğru yanaşmakta olduğunu gördü. Adımlarını hızlandırarak yolun karşısına geçip otobüse bindi. Arkalarda gözüne kestirdiği boş bir koltuğa doğru ilerlerken, önlerde oturan yaşlı bir adamla göz göze geldi. Adamın yüzündeki tebessüme bakılırsa Bora’yı tanıyor olmalıydı. Bora ise bakışlarını yeniden oturmayı planladığı koltuğa yönelterek ilerlemeye devam etti, anımsamak için dahi çaba harcayacak halde değildi. ‘Kesin lüzumsuz biridir, işin yoksa oturup yol boyunca kafa şişirmesine izin ver,’ diye geçirdi aklından ve arkalardaki o tekli koltuğa oturup camdan ıslak asfaltın otobüsün altında hızla kayıp gidişini izlemeye koyuldu.

***

Otobüs her duraktan üçer beşer yolcu alıyor, içerisi gitgide kalabalıklaşıyordu. Okuldan eve dönmekte olan öğrenci grupları, yaşlıları rahatsız etmemek ve yaşlılar tarafından rahatsız edilmemek için her zaman tercih ettikleri gibi arkalara doğru yönelip buradaki tüm koltukları doldurdular. Bora, bu gürültülü kalabalığın arasında pencereye tutunan yağmur damlalarının birleşerek aşağıya doğru süzülüşünü izliyor, içinde bastırmaya çalıştığı öfkeli adam ona kalkıp tüm yolcuları otobüsten aşağı fırlatmasını söylüyordu. Nefret ediyordu kalabalıktan. Evine dönmekte olan fabrika işçileri, polis memurları, hastaneden veya akraba ziyaretinden dönen yaşlı kadınlar, otobüsteki bu sıkıcı kalabalığın çoğunluğunu oluşturuyordu.

Otobüs gibi basit bir kamusal alanda bile geleneksel hale gelmiş gizli bir hiyerarşi vardır, neredeyse tüm şehir otobüslerinde aynıdır bu durum. Her şeyden önce ön koltuklar yaşlılara aittir ve bu, sanki yaşlıların doğal hakkıymış gibi gençlerin çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Otobüse binen yaşlı kişi, önce önlerde oturan genç kişileri bakışlarıyla taciz ederek vicdani saldırıda bulunur. Bu işe yaramadığında ikinci yöntem uygulanır ve “terbiyesiz” gençler sözlü olarak rencide edilir. Oysa genç ya da yaşlı; herhangi bir kişinin ayakta yolculuk yapıyor olması bile belediyenin sorumlu olduğu bir ulaşım sorunudur, ancak toplum bunu nedense gençlerin yetiştirilme tarzına bağlayıp kendi içinde çözmeye çalışır.

Bora’nın yorgunluğu, kafasındaki öfkeli soruları etkisiz hale getiriyordu. Bir süre bu yorgun gözlerle otobüsteki insanları seyrederek oyaladı kendini. İneceği durak yaklaşmıştı. Ayağa kalkıp iniş kapısının tepesine monte edilmiş butona bastı. Bir an önce bu otobüsten kurtulup kendini eve atmak istiyordu. Kapının camından yansıyan haline baktı. Dağınık saçları, uyuşuk yüz ifadesi ve salaş haliyle ölü bir adamın hayaleti gibiydi. Hemen arkasında kıkırdayan liseli kızların yarı meraklı, yarı alaycı gözlerle ona baktığını görebiliyordu. Ne tuhaftı ki kendisi de o anda kendi haline aynı gözlerle bakıyor ve kendisine acıyordu. Otomatik kapı açıldı. İner inmez bir sigara yaktıktan sonra yürümeye başladı. Eve giden dar ve uzun sokakta yavru bir kedinin peşinden koşan çocuklar ile yağmurla ıslanmış toprak kokusu ona eşlik ediyordu. Üç yıldır bu mahalledeki iki katlı müstakil bir evin üst katında kiracı olarak yaşıyor, ev sahipleri olan yaşlı karı-koca İsmail Bey ve Nimet Hanım ise alt katta kalıyordu.

Bahçe kapısından içeri girdiğinde İsmail Bey ile karşılaştı.

“İyi akşamlar efendim, nasılsınız?”

“Ne olsun evladım, aynı şeyler işte. Bahçeyle uğraştım bütün gün. Bakıyorum da bugün erkencisin.”

“Evet. Yeni siparişlerin yüklemesi yarına ertelendi. Dinlenmek için bir fırsat oldu bize de.”

“Anladım… Neyse, tutmayayım seni. Önce çık, biraz dinlen. Sonra işin yoksa gel, tavlada bir ifadeni alayım senin.”

“Söz vermeyeyim efendim, ama mutlaka uğrayacağım. Özellikle şu harika bergamot çayınızdan mahrum kaldım ne zamandır.”

“Bekleriz.”

İsmail Bey akşam yemeğinden kalan kemikleri kedilere vermek için bahçe kapısına doğru yöneldiği sırada, Bora merdivenlerden yukarı çıkıp evine girmişti. Evin içindeki nemli havayı dağıtmak için pencereyi açtı. Ceketini çıkarıp portmantoya astıktan sonra mutfağa gidip buzdolabında yiyecek bir şeyler aramaya koyuldu. Ton balığı konserveleri, biraz beyaz peynir ve bir kutu süt dışında pek bir şey yoktu. Bora artık bu sıkıcı ve anlamsız hikayeyi sonlandırmak istiyordu ama hiç beklenmedik bir anda hikayeyi saçma bir sona bağlayarak okuyucunun kendisini kandırılmış gibi hissetmesinden korkuyordu. Bu hikayenin sonu gelmeliydi artık, okuyucuyu daha fazla sıkmanın anlamı yoktu. O sırada mutfak masasının üstünde duran ekmek bıçağını hızla kapıp boğazına sapladı. Boğazından fışkıran kanlar duvarları ve mutfak penceresini kırmızıya boyamıştı. Bora o anda okuyucunun yüzündeki ifadeyi görmek isterdi. Bu ifade hiç şüphesiz bu hikayenin kendisinden daha anlamlıydı. Göremedi

Doğan Acar

Written by

Türkçe yazar, dünyaca okur. twitter.com/labirendo