Son Düzlükte Soldan Bir Atak

Britanya İşçi Partisi Lideri Jeremy Corbyn, kaynak: Newsweek

Son bir yıldır önce Brexit, Amerika Başkanlığı, Hollanda genel seçimleri Türkiye’deki anayasa referandumu ve en son olarak da Fransa’daki başkanlık seçimleriyle ardı arkası kesilmeyen seçimler dizisinin son ayağını önümüzdeki ay Birleşik Krallık’taki erken seçimlerde göreceğiz. Tüm bu seçimlerin ortak noktasının büyük ölçüde “merkez” adını verdiğimiz ve aslında şirket “kültürünün” devlet yönetime uyarlandığı belirsiz yapı ile temellerini etnik kökenler, gelenek ve dinsel öncellere bağlayan aşırı sağ arasında bir seçenek olduğunu önermek herhalde çok da abes olmaz.

İster Anglo-Sakson mitolojinin, Churchill’den Thatcher’a uzanan, çoğu zaman kanlı ve gaddar imparatorluk yanılsamalarını özlenecek bir geçmiş gibi pazarlayan Brexit, isterse alenen ırkçı ve seksist bir küçük burjuva tabanının arsız taleplerini hakiki bir “işçi sınıfı” özlemiymiş gibi satan Trump olsun, sağ kanadın kamçıladığı bu depreşen seçmen grubu burun payıyla da olsa günün galibi gibi görünüyor. Bu bağlamda Hollanda’da Rutte’nin Wilders’e, Fransa’da ise Macron’un Le Pen’e karşı kazandığı galibiyetlerin uzun vadede ne derece etkili olacağı oldukça muğlak — öyle ya, Fransa’daki seçimlerin ardından Paris sokaklarında görülen bir duvar yazısı (Macron 2017 = Le Pen 2022) nasıl bir gelecekle karşılaşacağımızı gösteriyor.

Bunların ardından 8 Mayıs’ta gerçekleşecek erken seçimler arifesinde Birleşik Krallık için de umutlu olmak çok da kolay değil. Brexit’in ardından oluşan adeta zehirli siyasi atmosfer ve Avrupa Birliği ile yürütülen bunalımlı “boşanma” süreci pek çok seçmen için tatsız bir durum yaratıyor.

Ancak burada dengeler biraz farklı — yukarıdaki örneklerin bir diğer ortak noktası da alenen faşist bir lider ile başbaşa kalmamak için adeta “mecburen” oy verilen, Clinton, Macron, Rutte gibi bir merkezci lider olması. Bu defa ise Britanya seçmeninin “tatava yapmadan oy vereceği” bir seçenekten fazlası mevcut. 2015 genel seçimlerindeki hezimetin ardından İşçi Partisi sürpriz bir kararlar, partinin aşırı sol kanadından gelen emektar ve isyancı milletvekili Jeremy Corbyn’i parti başkanlığına seçmişti.

1984 yılından beri parlamentonun arka sıralarında, her türlü disiplin kurulu tehditine karşı, Irak Savaşına karşıtlığından, nükleer silahsızlanma yanlılığına, pek çok progresif görüşü destekleyen ve bizzat dile getiren Corbyn’in liderliğe gelişi, Tony Blair ile birlikte neoliberal siyaset ve emperyalist savaşın beşiği haline gelen İşçi Partisi’ni tekrar kökleri olan popüler hareket ve sendika tabanına taşımakla kalmamış, Corbyn’in şahsi duruşunun da getirdiği bir etkiyle genç seçmenleri geri kazandırırak partiyi Avrupa’nın en yüksek üye sayısına taşımıştı.

Brexit sonrasında, partinin sağ kanadının kodaman üyelerinden Hilary Benn’in Gölge Kabine’den kovulmasıyla muhalefet bakanlarının büyük çoğunluğu, saat başı haberlerine yetişecek bir biçimde teker teker istifa ederek Corbyn’i görevi bırakmaya zorlasa da, parti seçmeninin desteği ve Corbyn’in inatçı kişiliği, bu parti içi darbe Corbyn’in popülerliğinin artmasına ve rakip lider adayı Owen Smith’e karşı öncekinden de büyük bir oy çoğunluğu ile tekrar seçilmesine yol açmıştı.

Aradan geçen iki yılın, Corbyn’in medyada ve parlamento içindeki konumunu iyileştirmediği bir gerçek — kendisini sol liberal kanadın temsilcisi olarak pazarlayan Guardian ve Independent gibi gazeteler bile basın tarafsızlığını takip eden kuruluşların hedefine girecek ölçüde olumsuz haberler ile parti liderini yıpratmaya çalışırken, parti içinde de yıkıcı ölçüde çatışmalar ana muhalefetin önünü tıkamakta.

Tüm bunları düşününce önümüzdeki ay yapılacak seçimlerin Corbyn için mutlak bir hezimet olacağını düşünmek çok da zor olmuyor. Fakat seçimlerin ilanından bu yana Corbyn’in popülerliği daha önce görülmemiş biçimde artarken, Muhazafakar Parti iktidarı ise gerek Başbakan Theresa May’in kasıntı ve yapay olmakla eleştirilen tavrı, partisinin son yedi yıldır yürüttüğü kemer sıkma siyasetinin dar ve orta gelirli seçmende yarattığı öfkeden ötürü oldukça kapalı devre bir kampanya yürütüyor.

Küresel siyasetin büyük ölçüde “uzman” vasıflarına sahip bir yönetici sınıfına ihale edildiği ve hükümetlerin özel şirket yönetiminin düstur ve tekniklerini tabiatın kanunu gibi uyguladığı neoliberal sistemin tamamen karşıtı bir manifesto yayınlayan Corbyn, son otuz yılın kayıplarını geri kazanmayı hedeflemekte. Sendika üyeliğine teşvik, Ulusal Sağlık Hizmeti sistemine ve altyapı çalışmalarına yatırım ve artık endemik bir duruma gelen (ve mülk sahibi kesimin büyük kira kazancı elde ettiği) konut krizine yönelik inşaat girişimi gibi seçim vaatleri, siyaseti parlamento haricinde, gündelik yaşam bağlamında yürütme eğilimi, 1980'lerden Thatcher’dan 2010'larda Cameron’a uzanan dizginsiz neoliberal doktrinden köklü bir kopuş gösteriyor.

Anketler her şeye rağmen Muhafazakar’ların galibiyetine işaret ederken, bu noktada Corbyn’in yürüttüğü siyasete bakmakta ve belki de çok aşırıya kaçmaksızın bazı dersler çıkarmakta fayda olabilir. Elbette formüle edilmiş bir biçimde benzer bir siyaset anlayışını kendi koşullarımıza uygulamak kendi tarihsel sürecimize dair bir körlük olacak olsa da, uygulanan teknikler yine de aydınlatıcı olabilir.

Tüm siyasi hayatı boyunca lekesiz bir sicili olan Corbyn’in liderliği, oy vermekten umudu kesen genç seçmenlerde ciddi bir etki yarattı — Mayıs ortası anketleri yarım milyona yakın genç seçmenin kayıt yaptırdığını gösteriyor. Ancak burada Türkiye’de gerek iktidar gerekse muhalefette nedense fazlasıyla fetişleşen “tek adam” imgesini görmek mümkün değil. Olumlu anlamda çoğunlukçu ve popülist bir çizgi izleyen Jeremy Corbyn’in siyaseti sadece “tabandan yukarı” değil, tabanı da yönetime dahil eden bir yapı izliyor. Seçimden seçime kendini “ehven-i şer” olmakla tanıtan ve büyük sermayenin huzurunu bozmaktan ürken merkezi sosyal demokrasinin aksine, İşçi Partisi radikal bir ekonomik program ile gelir ve eşitliği, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmeti gibi tüm nüfusu kapsayan bir eğilimde. Thatcher döneminde deşilmeye başlanan ve tabutuna çok çiviyi ise neoliberal “solun” mucize çocuğu Tony Blair’in çaktığı işçi sendikalarının Corbyn’i desteklemesi de rüzgarın döndüğünün habercisi.

Ancak bunlar elbette hiçbir şeyin garantisi değil — ana akım medya neredeyse tamamen Corbyn’e düşmanca yaklaşırken ve parti anketlerde halen iktidar partisinin %11–12 gerisinde iken beklentiler ne yazık ki çok büyük olamıyor. Ancak Amerika’da Bernie Sanders’ın, Fransa’da ise Jean-Luc Meléchon’un mağlubiyetlerine rağmen uyuklayan sol akımları uyandırması gibi, Corbyn’in olası mağlubiyeti de benzer bir mücadeleyi ateşleyebilir.