İngiltere Güncesi/Amine Yılmaz

Temmuz 2016 AB&Ulusal Ajans Erasmus + Okul Eğitimi Personel Hareketliliği Projesi

29.07.2016–30.07.2016

Cuma-Cumartesi

Bugün öğleden sonra yola çıkıp İskoçya’nın başkenti Edinburgh’a gittik. Yolculuk üç saat kadar sürdü. Scarborough ile ters tarafta kalıyorlar. Scarborough , Londra ne kadar düzlükse İskoçya bir o kadar dağlık , tepelik. İngiltere normalde çok yağış alan bir ülke. Ama en güzel , en yağışsız zamanı temmuz ortası gibi. Yani bizim bulunduğumuz zaman dilimi çok şanslı bir tercih olmuş. Yine de yağmura yakalanmadık diye sevinirken İskoçya’ya yolculukta çok yağmur yağdı. Hava da ciddi anlamda soğuktu. Şu an Türkiye’de en sıcak günler yaşanırken , kavurucu sıcaklar yaşanırken burada montla dolaşıyor olmak da güzel. Ama insan gezerken de yağmur yağmasın istiyor haliyle. Bu uzun yolculukla varıyoruz Edinburgh’a . Hemen hostele gidip eşyalarımızı bırakıyoruz. Tüm eşyalarımızla geldik buraya çünkü tekrar Scarborough’ya dönmeyeceğiz. Buradan Manchester , oradan da Türkiye. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra her zaman yaptığımız gibi yürüyerek şehri turlamaya başlıyoruz. Başkent olmasına rağmen küçük bir şehir. Sokaklar çok eski , nostaljik bir havası var. Nerdeyse her köşe başında kareli etekleriyle gayda çalan insanları dinlemek çok keyifli. Çünkü yemyeşil bir doğanın içinde gaydanın sesi bana enerji veriyor . Yürüyerek kaleye doğru , şehrin eski yerleşim bölgesine gidiyoruz. Yol üzerinde çok büyük bir anıt bulunuyor.Scott Monument, Gotik mimariyle inşa edilmiş bir kuleyi andırıyor. İnternette küçük bir araştırmadan sonra bu anıtın dünyada bir yazar için yapılmış en büyük anıt olduğunu öğreniyoruz. Yolumuza devam edip kaleye varıyoruz. Kale yolu biraz yorucu, büyük bir tepeyi aşmamız gerekti buraya ulaşmak için. Kale tıpkı York’daki kalıntılarda olduğu gibi eski haliyle korunmuş. Buradan eski sokaklardan geçerek gezmeye devam ediyoruz. Buralar sokak sanatçılarıyla dolu. İki adımda bir farklı bir etkinlik var. Bir yerde başı olmayan ama olmayan başına gözlük takan biri, bir alanda büyük bir kalabalığı etrafına toplayan drama gösterisi, bir tarafta gaydacılar… Hepsine tek tek göz gezdirip dinlenmek için tekrar hostele gidiyoruz. Dinlenip tekrar gezmeye çıkıyoruz. Bu sefer durağımız bir kilise oluyor. Aslında Londra’da da gezmeyi çok istemiştik ama hafta sonu olduğu için çoğunda dini tören vardı ya da kapanmıştı. Burada ise şanslıyız , gezebildik. Değişik bir mimarisi var, pencerelerinde vitraylar, geniş tavanlı olması burayı çok mistik kılıyor. Bir tarafta yanan mumlar, bir tarafta halkın değer verdiği insanların lahitleri. Buradan da çıkıp hediyelik eşya dükkanlarını geziyoruz , şehri turlamaya devam ettikten sonra hostele dinlenmeye çekiliyoruz.

Ertesi gün de çok geç olmayan bir saatte kalkıp kahvaltımızı yapıyoruz.Bu hostelde de kahvaltı anlayışı reçelli ekmekten ibaret. Reçelli ekmeklerimizi yeyip Manchester’a yola çıkıyoruz. Üç saat süren yolculuğun ardından tren istasyonuna varıyoruz. Elimizde büyük valizlerimizle gezmek mümkün olmadığı için otobüsle havaalanına gidip valizlerimizi emanet eşya alanlarına bırakıyoruz. Tren istasyonundan otobüsle havaalanına gitmek yaklaşık bir saat sürüyor. Bu bir saatte öyle farklı semtler gördük ki bir taraf çok vasat bir hayat yaşıyorken diğer tarafta kalburüstü insanların olduğu seçiliyor. Farklı kültürler mevcut.

Manchester’da gezilecek alanlar çok dağınık durumda, birbirinden çok uzakta olan müzeler var. Önce şehri biraz turlayıp, tanımaya çalışıp bu müzelerden bize en yakın olanına gitmeye karar veriyoruz. Futbolun beşiği olan İngiltere’de , iki büyük takıma ev sahipliği yapan Manchester’da Futbol Müzesi’ni görmek bizi tabi ki şaşırtmıyor. Bizim de tercihimiz buradan yana oluyor. Müzede benim en dikkatimi çeken şey futbolun kurallarının yazılı olduğu defter oluyor. Onun dışında kullanılan en eski futbol topu, kazanılan ödüller, kupalar, ünlü futbolcuların giydiği formalar bulunuyor müzede. Küçük küçük oyun alanları da var. Küçük bir alanda sanal bir futbol sahası da bulunuyor. Sanal topla futbol oynayabilirsiniz. Şut atma , top sektirme alanlarında yeteneklerinizi sergileyebilirsiniz. Teması çok farklı olan bir müzeydi. Futbola çok meraklı olmasam da müzenin ilgimi çekmediğini söyleyemem. Diğer gezilecek yerler çok uzakta olduğu için gidemedik. Zamanımızı dinlenerek , yemek yiyerek geçiriyoruz. Sonra yine otobüsle havaalanına varıyoruz.

İki haftalık sürecimizi gezerek, eğlenerek , en önemlisi de eğitimimize çok büyük deneyimler ekleyerek dönüyoruz. Gelirken düşündüğüm gibi dil konusunda insanların gözlerine bakıp onların dediklerini anlamaya çalışmak çok da zor olmadı. Sadece karşımdakinin ne söylediğini anlamaya çalışırken vereceğim cevap konusunda yetersiz kaldım. Gelmeden yemek konusunda da çok zorlanacağımı düşünüyordum. Ama aksine nerdeyse yediğimiz tüm yemekleri çok lezzetli bularak yedik. İlk geldiğimiz gün zamanın geçmeyeceğini düşünen ben İngiltere’den biraz buruk ayrıldım diyebilirim. Unutulmaz anılardı. Gezdik, yedik, içtik, yorulduk.Hepsi geride kaldı. Kalıcı olan tek şey eğitimimizdi. Şimdi öğrencilerimle yeni bilgilerimi paylaşıp , sınıfta teknoloji dersinde öğrendiğimiz her şeyi uygulamayı iple çekiyorum.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.