İngiltere Güncesi/Amine Yılmaz

Temmuz 2016 AB&Ulusal Ajans Erasmus + Okul Eğitimi Personel Hareketliliği Projesi

18.08.2016

Pazartesi

Bugün eğitimin ilk günü.Otelde geçen ilk gecenin ardından sabah yorgunluğumu atmış ,dinlenmiş bir şekilde uyanıp kahvaltıya indim. Kaldığımız yer otelden daha çok apart şeklinde düzenlenmiş bir mekan. Dolayısıyla çok kişi kalmıyor. Bizden başka beş kişi daha var. Kahvaltıya inen herkes birbirine selam verip “Günaydın” diyor. Tanıyor olup olmaması önemli değil. İnsanlar sosyaller ve karşındaki bir çocuk da olsa ona değer verip onunla selamlaşıyor. Bizim kültürümüzde de selamlaşma büyük bir öneme sahip ama bizler yeri geliyor en samimi olduğumuz insana bile selam vermeyi unutabiliyoruz. Çoğu zaman da tanımadığımız insanları es geçiyoruz.

Türkiye’de en önemli öğün kahvaltıdır. Hatta öyle ki ülkemizde bazı şehirler kahvaltılarıyla ünlüdür. Burada da aynı şeyi görmeyi beklemişim farkında olmadan çünkü kahvaltıyı görünce bir hayli şaşırdım. Domates, salatalık,peynir,zeytin hiçbiri yoktu. Normalde sabah yemediğimiz meyveli yoğurt(sade yoğurt normal öğünlerde bile yok,sadece meyvelisi var) , çikolata,reçel,tereyağ,haşlanmış yumurta, meyve , süt ve kahvaltılık gevrek. Yazıya dökünce menü zenginmiş gibi görünse de karnımı çoğunlukla tereyağlı reçelli ekmekle doyurdum. Yumurtayı da sevmiyorsanız çok seçeneğiniz kalmıyor zaten. Kulağa kötü gelmiyor ama on beş gün sonunda eve gidip zeytin, peynir, domates yediğinizde anlıyorsunuz özlediğinizi. Bu menüyü gördükten sonra en azından sallama çayı görmek demlenmiş çayı seven bir millet olarak sevindiriyor bizi. “Neyse ki o var .” diyerek avunuyoruz.

Okula gittiğimizde çevredeki insanların tamamının İngilizce konuşması kulağa garip geliyor. Havaalanında ya da apartta da İngilizce duymamıza rağmen burada ,okulda, çok fazla kişiden, büyük bir kalabalıktan bu dili işitmek biraz tuhaf oluyor.Sanki yabancı bir filmin içindeymişsin hissi veriyor.İster istemez her şeye kulak veriyorum, anlamaya çalışıyorum.Hatta okulda öğrendiğimiz gramer bilgilerini , çevremdeki seslerde aramaya çalışıyorum. Alt yazısı olmayan bir filmi izlemeye benziyor. İlerleyen günlerde duyduklarımı anlamaya çalışma durumundan vazgeçecek miyim, merak ediyorum.

Tıpkı dünki kondüktör gibi okuldaki öğretmenler de işini severek yapıyor. Öğretmekten zevk alıyorlar. Herhangi bir kompleksi olmadan, ego tatmini yaşamadan sınıfta samimi olabiliyor. Yapılan o esprileri anlamasam bile ortamdaki güzel enerjiden insanın yüzü gülümsüyor. Öğretmenler kendini ciddi anlamda öğretmeye adamış. Derse hazırlıklı, nerde ne yapacağını bilen, her derse ayrı bir etkinlik hazırlayan, öğrencinin dikkatini nasıl çekeceğini bilen tutumlar sergiliyorlar. Evet , biz de bu eğitimlerin tamamını alıyoruz, onların yaptığı çoğu şeyi biz de uyguluyoruz ama bazı yılgınlıklar yaşamadığımızı kim iddia edebilir.

Derste öğretmen tahtaya çeşitli sayılar yazıyor ve bu sayıların ne olduğunu tahmin etmemizi istiyor. Her sayının anlamı ise çok eğlenceli çıkınca “Bir sonraki sayının anlamı ne acaba?” diye merak edemeden duramıyorsunuz. Ve sıra bize geliyor, bizden hayatımızda önemli bir yeri olan üç sayı yazmamızı istiyor. Herkes birbirinin yazdığı sayının anlamını bulmaya çalışıyor. Çok eğlenceli bir şekilde dersi bitiyoruz.

Ders de bitince şehri tanımaya çalışıyoruz. Bilmediğimiz bir şehri tanımanın en güzel yolu o şehrin sokaklarında kaybolmaktır. Biz de kaybolup şehri adım adım geziyoruz. Akçakoca’ya çok benziyor. Ordan daha büyük bir yerleşim yeri ama aynı Akçakoca gibi bir sahil kasabası. Tabi deniz kenarı değil de bir okyanus kenarı olunca gel git de kendini gösteriyor. Denizin sahil bölümü tamamen çekilmiş, bütün tekneler balçığa gömülmüş durumda. Burada hava tam 22.00 de kararıyor. Kutuplara Türkiye’ye göre yakın olmasından kaynaklanıyor bu fark. “Acaba bugün kaçta kararacak hava?” diye merak ederek İngiltere maceramızın ikinci günü de sonlanıyor.

One clap, two clap, three clap, forty?

By clapping more or less, you can signal to us which stories really stand out.