Dar ve uzun bir masa. Üstünde akrebiyle yelkovanı olmayan bir saat. Masanın tam karşısında ben varım, benin tıpatıp aynısı. Öyle sisler içinde değil, mistik bir hava da hakim değil ortama. Saçları benden daha dağınık sadece, göz altları biraz daha mor. Niye burada bulunduğumuzu biliyorum, ne hakkında konuşmaya geldiğine neredeyse tamamen eminim. Yine de ben başlayamıyorum konuşmaya, o cesareti kendimde bulamıyorum. Kendimi kendime savunmaktan sıkıldım. Haklı olan kim? Ben mi yoksa beni arada bir uyarmaya gelen ben mi? Tanıyamadı mı artık beni? –İnsan nasıl tanımaz kendini?-. Neyi seçeceğimi bilmiyor mu? Bütün bu çabası neden? Alay mı etmeye çalışıyor, uyarmaya mı, anlamıyorum. Sarkastik bir ifade ile bakıyor bana. Neden beni küçümsemeye çalışıyor, anlam veremiyorum. Ben zaten o değil miyim?

Ve kuruyor ilk cümlesini: “Neler olduğunun farkındasın değil mi?”. Ağzının kenarındaki alaycı gülümseme öylesine rahatsız edici ki… Gözlerimi yumup yok olmasını beklemek daha mantıklı geliyor. Sonra aniden uyarılmış gibi başlıyorum monoloğuma.

– -

Bu duyguya bir şans daha tanımayacağım. Ellerimdeki kürekleri bırakalı çok oldu. Akıntıya karşı gitmeye çalışmaktan yorgun düşmüştüm. Etrafımda binlerce anlamsız ses vardı. Kimsenin güzergahıma müdahale etmemesini sağlamaya çalışırken kontrol benden de çıktı. Akıntıya bıraktım mecbur kendimi. Zevkliydi başlarda. Yeni duygular tatmaya başlamış, yeni yaşam formları tanımıştım ve hayata karşı bastırılamaz bir istek oluşuvermişti içimde. Sonsuza kadar farklı kıyılarda, farklı insanlarla farklı yönlerimi keşfederek yaşama fikri öylesine cazip geliyordu ki. Kolayca uyum sağlıyordum yeni kıyı köylerine. Seviliyordum. Asla onlardan olamayacak olsam da hayatlarında bir iz bırakıyordum. Kimi zaman ben üzülüyordum bir köyü terk ederken, kimi zaman köy halkı. “Daha var” diyordum sonra kendime. Onlarca iklim var deneyimlemem gereken.

Bir gün beklemediğim bir köyde bir sıkıntı geldi ve oturdu en derinime. Havası farklıydı, çarptı beni. Nereye ait olduğumu sorgulamaya başladım. Yaptığım yolculuğun anlamı konusunda tereddüte düştüm. Orijinim olsun istedim bu minik köy. Artık burada yaşayayım, “son durak” diyeyim adına. Bunları keşfettiğimde bir baltayla kayığımın yanına gittim. Tam başlayacaktım parçalamaya, bana baltayı veren köylü geldi ve uyum sağlayamayacağımı, bu köye ait olmadığımı söyledi. Köy halkını da kötü etkilermişim, ancak misafir olabilirmişim o köye. Yerli olabilmem için daha onlardan olmam gerekiyormuş. Bunun için yaşlanmışım. Çok farklıymışım ben. Değişmezmişim de bu saatten sonra…Birkaç dakika kadar dediklerini sindirmekte zorluk çektikten sonra gözlerim yaşlı sordum ona: “Peki neden bu baltayı verdin bana?”. Sustuk. Baltayı suya fırlattıktan sonra tekrar kayığıma bindim.

Değişti işte o noktadan sonra her şey. Benim yaşam alanım bu sularmış, dedim. Bir köy bana istediğimi veremez. Hem artık kendimi akıntıya bırakıp, sürüklendiğim kıyılarda kendime yeni yaşam alanları oluşturmaya çalışmaktan da yorulmuştum. Büyük bir güç alanı yarattım sonrasında kendime. Akıntıya kapılmıyorum. –Kapılmaktan korktuğum halde bazen kapılmayı delicesine isteyerek.-

– -

Monoloğum bitiyor. Ruhum bedenime tekrar kavuşmuş gibi. Karşımdakine bakıyorum. Gözlerindeki solgun ışık: “Bütün bunları hatırlayacaksın” diyor. “Seni uyardığımı hatırlayacaksın. Kendini uyardığını hatırlayacaksın. Ve hatırladığın an o yola girdiğin için, köyden gelen ılık havanın, insan seslerinin, canlılığın büyüsüne kapıldığın için çok pişman olacaksın.”

Korkutucu bir sahne. Çatışmam büyüyor içimde.

An tükeniyor. Akrep ve yelkovan beliriyor saatin içinde. Zaman eskisi gibi akmaya başlıyor. Kolayca dönüyorum gündelik yaşamıma. Bir “Yapılacaklar” listesi oluşturuyorum kendime. Tek bir maddeden oluşuyor: “Bırakma kendini akıntıya, gitme o köye”.

“Sen asla o insanlar gibi olamayacaksın. Ya onlar kabullenemeyecek seni ya sen yeni bir macera isteyeceksin. Sakin bir köy kabul edemez ki seni. “

Günlerce duruyor o liste başucumda. Dokunamıyorum.

Bir gece oturuyoruz hala yakınımda olmayı sürdüren insanlarla. Gece boyu konuşulacak bir sürü konu var. Tek bir tabum var o gece, listemden bahsetmem yasak. Hararetli başlıyor muhabbet. Dahil oluyorum hayatlarına, dahil ediyorum hayatıma. Planlar yapılıyor. Hayallerimizden, korkularımızdan, geçmişlerimizden bahsediyoruz.

Fakat ben sigarayı her içime çektiğimde biraz daha kayıyor görüntüleri, sesleri daha derinden geliyor. Uzaklaşıyorum. Onların sesini bastıran bir ses var artık çünkü. Benim sesim. Sonunda başka hiçbir ses duyamıyorum, sadece kendi çatışmam. Aceleyle eve dönüyorum. Çekmeceden “Yapılacaklar” listesini çıkarıp o tek maddenin üzerini çiziyorum. Doğru olan suda kalmam.

Aynadaki görüntümün saçları dağınık, göz altları mor, bakışları solgun. Şimdi alaycı gülümsemesinin olduğu yerde onaylar bir tebessüm var.