Gitmesini söylerken gitmemesi gerektiğini biliyordum. Turuncu ayakkabıları ile birlikte çıkınca kapıdan siyah beyaz kaldık. Şimdi her şey daha şık görünüyordu. Aslında gitmesi çok iyi olmuştu. Yarım saatliğine de olsa kafamı dinleyebilirdim. Tüm o haykırışlar tüm o hıçkırıkları da bir kutuya kapattı giderken. Odam olması gerektiği gibiydi şimdi.

Yarım saat sonra döndüğünde renkleri ve sesleri geri verecekti bana. Tam o sırada her şey tamamlanacaktı ve benliğimi tekrar bulacaktım. Sadece insan bazen o siyah beyazlığı, o pürüzsüzlüğü, o sükuneti özlüyor.

2 saat sonra bile ‘yarım saat sonra’ geleceğini biliyordum. Çünkü onun ipi ancak bu evin etrafında 2 kilometre yarıçaplı bir daire çizmeye yeterdi. Sonsuza kadar gitmiş olamazdı herhalde. Sonuçta o bana bağlıydı. O ve ben, biz bu eve aittik. Korku yavaşça tüm hücrelerime yerleşirken bir kahkaha ile kovdum onu. Ne olursa olsun o gidemezdi.

Gün batarken gökyüzüne baktım ve onu iliklerime kadar hissettim. Özledim ve neden bilmiyorum ama bunu ona söylemek istedim. Şimdi ona olan tüm duygularımı anlatmaya hazırken gittiğini hazmedemiyordum. Şu an dönse muhtemelen büyük bir kavga ederdik. Sonra o usulca yanıma sokulur ve hiçbir açıklama yapmadan göğsüme yatardı. Nefesini bedenimde hissettiğimde biterdi her şey. Nefesi öfkemin panzehiri olurdu. Konuşmadan bitirirdik o geceyi. Ertesi gün asla uyanamazdı, hep hasta olurdu. Onu hasta eden elbette ben değildim. Sadece.. O çok kırılgandı.

3 gün sonra belki de milyonuncu kez duvardaki saate baktığımda inanılmaz bir şey oldu. Saat büyük bir basınçla patladı. Şimdi akrep bir tarafta yelkovan bir taraftaydı. Ve bir çığlık. Bu onun çığlığıydı. Defalarca duyduğumdan olsa gerek hemen tanıyıverdim. Durmadı çığlık. Daha da arttı. Artık kulaklarımı hissedemiyordum. Sesim onunkine karıştı ve gürültü daha da arttı. Duvarlar çığlıklarımızla turuncuya boyanırken anlamıştım ne yaptığını. Turuncu duvardan bakıyordu bana. Tıpkı o kapıdan çıkarken baktığı gibi çaresizce izliyordu beni. Bana dokunamamanın verdiği çaresizlik miydi bu? Duvarlar hızla nemlenip tavandan turuncu damlalar düşerken yere “HAYIR” diye haykırdım. Turuncuya boyanıyordum. “Söz veriyorum bir daha gitmeni istemeyeceğim senden.” Sesler, renkler ve ona dair her şey yok oluverdi ağzımdan çıkan bu cümleyle. Bakışlarına huzur vuruyordu şimdi. Çaresizlik huzura dönüşürken kapandı göz kapakları ve tıpkı beni ilk bıraktığı andaki gibi buldum kendimi. Üstelik akreple yelkovan şimdi çok iyi anlaşıyorlardı.

Evimizi bana bırakıp giderken alabileceği en iyi intikamın bu olduğunu düşünmüş. Turuncu ayakkabıları ile terk etmiş beni. İpine bağlı koşarken çevremde koparmaya karar vermiş ipi ve savrulmuş. Çünkü ancak şimdi pişman olurmuşum. Hem ona bir daha gitmesini de söyleyemezmişim.

Hani bir insanı hep ilk gördüğümüz haliyle hatırlarız derler ya öyleymiş. O şimdi tam karşıdan geliyor. Siyah eteği ve renkli bluzu var üzerinde. Saçlarını atkuyruğu yapmış. Genç bir kadından çok bir çocuk gibi yürüyor. Yüzünde yine o gülümseme var. Gözleri her zamanki gibi dolu dolu. Benimle birlikte yürüyor o. Önümden koşup geçiveriyor o. İşte şimdi de şu apartmanın 5. Katında, balkondan el sallıyor bana. Taksiye binmiş yanımdan geçerken bir kahkaha atıyor. Kahkahası bırakmıyor beni. Sürekli kurduğu ve anlamsız bulduğum cümleleri beynimin arka planında tekrarlanmaya devam ediyor. “Sahi hep sevecek misin beni?” “Ama hep mi?” “Ya çok kötü bir şey yaparsam?”

Apartmanın önünde durup sesleniyorum: “Bu yaptığın affedilmezdi ama hala seviyorum seni.”

Like what you read? Give Ezgi Demiröz a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.