Tiktak

Asılı kalmıştı zaman. Noktalar, soru işaretleri ve hatta ünlemler vardı aramızda. Hıçkırıklar boğazımda takılı kalmıştı, çığlıkları ise ünlemlerin arasına karışmadan ağzımın hemen kenarında yakalayıvermiştim ve şimdi ellerimi parçalıyorlardı. Kabullenilmiş yenilgimizin hemen ardından gelmişti hüzün ve kovamamıştık. Havada asılı kalan zamanın arasına karışmış ve bir noktadan sonra ikisini ayırmak imkansız bir hale gelmişti. Şimdi zaman ve hüzün iç içeydi ve biz ellerimize sıkıştırdığımız çığlıklarımızla dik durmaya çalışıyor, ortadaki hüznü aramızda dönüyorduk.
Zaman tekrar işlerliğini kazandığında tiktakların arasında bir hüzünlü ses çalındı kulağıma ve anladım ki tiktaklar ancak o sesle birlikte olacaktı hayatımın geri kalanında. Bunun ne anlama geldiğini son derece iyi bilsem de düşünmeyi bir kez daha reddettim. Kendimi onların ellerine bıraktım. Bir saat sonra uyandığımda değişen tek şeyin hüzünlü tiktaklar olmayacağını elbette biliyordum. “Hem” dedim kendime, “Hem belki bir bakmışsın son uykuya dalışınmış bu.”. Bu düşünce mi rahatlattı beni yoksa az önce kapıdan çıkan S.’nin hayali ayak seslerini mi işittim?
Zaman kendi temposunu yakalamışken durdurmak istedim onları. Daha S. gelecekti, hem az önce ayak seslerini işitmiştim. Çok uzakta değildi. Hem bir sarılma molası onlara da iyi gelirdi. Ne ben konuşabildim ne onlar değiştirdiler tempoyu. Konuşmaya kalksam tüm bedenimin bu konuşmaya dahil olacağını bildiğimden yuttum cümleleri. Son bir şey söylemek istedim, S.’ye bir mesaj bırakmak istedim. Kalmadı zamanım. Bir acı tat. Ve sonrasında S.’nin hayali –belki gerçek- görüntüsü.
***
Bir suç işlendi o gün. Değiştirdi geçmişlerimizi. Bazı anları siliverdi, hiç yaşanmamış gibi…
Uyanıp da ellerime baktığımda birkaç belirsiz kırışıklık fark ettim, anlaşılan zaman ben uyurken uyuduğumu unutup tempoyu artırmıştı. En acısı da onun gözlerine bakmaktı, tüm masumiyeti yok ettiğimin ve bir suç işlediğimin en farkında olan oydu çünkü.
Bir düş gördüm o gün ben. Düşümde ben yoktum. Çünkü ben hiç var olmamıştım. Çığlıkların arasında birinin ellerine hapsolmuştum yıllar önce. Bir suç işlenmişti ve ben hiç burada bulunmamıştım. Kimseyi tanımamış, S.’nin varlığından dahi haberdar olmamıştım. Hüzünlü tiktakların arasında ruhumu bir çığlığa teslim edivermiştim.
Düşler aleminden kendimi kurtarabildiğimde beni var olduğuma inandırmalarını isteyecektim.
Artık kırışık olan ellerimle baş başa kalmam gerektiğinde şüphe terk etmedi bedenimi. Beyazların griye dönüştüğü ruhumda bir boşluk açılmıştı sanki. Bu boşluk hiçliğe çekerken beni yardım isteyen gözlerle baktım çevreme ve onlardan beni var olduğuma inandırmalarını bekledim. Oysa saçmaydı bu, anlamadı kimse sorunun ne olduğunu.
Bir sabah yine acı bir tat çalınırken ağzıma S.’nin adımı çağırdığını duydum. Bir sarhoşluk hali… Tam inanacaktım var olduğuma, o ismin bana bembeyazlığı çağrıştırdığını fark ettim. Oysa ruhum giderek daha koyu bir griye bürünüyordu. İsmin bana ait olduğuna inanmadım ve boşluk her yanımı sarıverirken “Hem” dedim kendime, “Hem belki bir bakmışsın son uykuya dalışınmış bu.”.