Sevgi emekti.

Eskişehir / 2010
“İnsan hayatı yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin var olmaya çalışmak için harcanmış boş bir çabadır.”

Boş bir çaba mıdır? Peki bu boşluğun içindeki küçük anlam parçalarını nereye sakladılar. Onları bulabilir miyiz? Bulduklarımızla mutlu olabilir miyiz? Anlamlı olan şeyler mutlu edebilir mi? Kendimizi mutlu edebilecek kadar; kandırabilir miyiz kendimizi, sahip olmak istediklerimize iç geçirerek kadere mi küfrederek yaşarız?

Sonunu bildiğim fakat her seferinde izlemekten zevk aldığım ve daha önce defalarca izlemiş olduğum fantastik aksiyon filmini izlerken, kafamın içinde vukuat çıkaran birkaç düşünce arasındaki kavga, filmi duymamı engelliyordu. İzleyebileceğim milyonlarca farklı film vardı; ama her biri, benim için boş bir çabaya dönüşebileceği ihtimaliyle benden uzakta duruyordu.

“Harika vakit geçirebileceğim küçük tenefüsler yakalayabilir miyim, bu berbat derste?” diye düşünmüştüm sabahki derste. Bana emeğin, Lidyalıların icat ettiği değişim aracından sonra kat ettiği serüvenden bahsediyordu. Her emeğin karşılığı para ediyordu; ama verilen emeğin değerini ölçerken ortaya çıkan oldukça çok bilinmeyenli denklem kafamı karıştırıyordu.


Sonra birden öğretmen sordu;

“Emek neydi?”

Her şeydi ve hiçbir şey.
Emek olmasa hiçbir şeydi;
ama varsa her şey.

Emek paraydı ve ibadetti.
Oldukça çok bilinmeyenli denklemin,
bilinmeyenleri mutluluk ve ibadetti.

Tanrı emekti,
insan emekten ibaretti.
Tanrı ibadetti.
İnsan ibadetten ibaretti.

Tanrı insandı,
insan acizdi;
çırpındı durdu.

Çabaydı,
uğraştı mutlu olmak.

Derdi olsa,
keder dolsa da insan,
uğraştı.

Uğraştı insan, acıyla, yoklukla, sahip olduklarıyla, ait olduklarıyla; uğraşabildiği her şeyle, onu yaşama bağladığını bildiği, yaşama bağlandığını hissettiği her şeyle uğraştı.

Konuştu. Sustu. Sevdi. İnsanlar seni verdiğin nimetlerden dolayı severler; bense seni verdiğin belalardan dolayı seviyorum, dedi Hallac-ı Mansur. Anlık mutluluklar (mutsuzluklar birikir) birikmiyor, diye devam etti Turgut Uyar. Mansur akıllıydı. Daha fazla bela, daha fazla emekti, uğraştı. Mansur daha sıkı sarıldı hayata, herkes daha sıkı sarılır hayata. Daha fazla bela, daha fazla duaydı çünkü.

Anne çocuğunu gökten düştü diye değil, bebekliğinden, sevimli çırpınışından, çaresizliğinden değil; emeğinden, uğraşından, acısından derinden sever. İki kişilik yaşamıştır hayatını; paylaşmıştır. Kendinden bir tane daha... Kanından, bir başkası daha. Sütüyle büyüttüğü, gözbebeği. Ondan daha fazla kimi sevebilir ki! Bebeğinden daha fazla kime emek vermiştir ki!

Emek neydi?

Bebekti.
Büyüdü.

Aşksa çabaydı. Hevesti. Emeği yoktu. Gökten düşerdi, anlık bir sevimliliği, iç gıcıklayan tarzı, heyecan uyandıran bir esintisinden başka neyi vardı? Beklemediğin bir anda gelirdi. Göz kamaştıran bir güneş gibi parlardı; öyle bir parlamak ki, aşkınla baktığın yerde, ufak yuvarlak siyahtan mora çalan bir lekeden başka birşey göremez olurdun. Parıltının karşısında, dikilmiş bir tavşan gibi afallatırdı. Emek ve çaba yoktu. Onlar yokken sevgi neden vardı?

Sevgi, belki yıllarca uzaktan sevmekti. Dokunamamaktı. Koklayamamaktı. Kendine anlatmaktı, sevdiğin’i sevdiğini. Sevgi, sevdiğini söyleyememekti. Söylemek için uğraşmaktı.

Uğraştı, söyleyemedi; ama sevgi neydi;

“Sevgi emekti!”

Ah kalbim!