Tarihin Kaçınılmaz Hükmü: Türk-Rus Çatışması

Rusya’yı anlayamazsınız, ona sadece inanırsınız.

Anton Çehov

Sosyal bilimlerin pozitif bilimlerden ayrılan yanı ölçümlenebilmesi bakımından dezavantajlı olmasıdır. Sosyal olayları bir deney vasıtasıyla değerlendirmek mümkün değildir. Sosyal bilimlerin en büyük laboratuvarı tarihtir. Bu sebepten günümüz dünyasıyla ilgili sosyal gelişmeleri analiz ederken tarihten yardım almak elzemdir. Burada ince bir ayırdımı da vurgulamak lazım. Tarih, sosyal bilimlere yol göstericidir lakin her şey tarihte olduğu şekliyle tekerrür edecek diye bir realite de yoktur. Bu belirttiğimiz hususlar ışığında geçtiğimiz günlerde Türk hava sahasını ihlal ettiği için düşürülen Rus uçağının Türk-Rus ilişkilerini nereye taşıdığını anlamaya çalışırken öncelikle tarihten yardım alacağız.

Türkler ve Ruslar tarih sahnesinde karşı karşıya geldikleri ilk günden bu yana Ruslar Türkleri Batı’nın ileri karakolu olmakla itham etmişlerdir. Bu ithamın ancak tersten okunduğu takdirde doğruluk payı olduğunu görürüz. Türkler Doğu ile bilhassa Ruslarla Batı’nın ileri karakolu oldukları için çatışmazlar. Aksine ne zaman Türkler’in yaşadğı coğrafyaya Ruslar veya Doğu bir tehdit olarak ortaya çıkarsa yönünü Batı’ya dönerler.

Bu hususun ilk kez I. Petro döneminde ortaya çıktığını görüyoruz. Batı’nın “Great Petro” dedikleri bizde ise de “Deli” namıyla anılan Petro Türkleri ve Osmanlıyı bu manada ilk kez karşı karşıya getiren zattır. Burada kadim bir düşmanlık algısı olmadığını anlamak için, Petro’ya Türkler tarafından deli denmesinin sebebinin akli melekeleri ile ilgili yaşamış olduğu bir sıkıntıdan değil de Osmanlı’da kahramanca tavır sergileyenlere deli denmesinden sebep olduğunu vurgulamak gereklidir. Deli Petro’yu takiben II. Katerina zamanında Türkler ve Ruslar tam çatışma alanı içine girmişlerdir.

Bizleri Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzasına götüren süreç bugünkü duruma çok benzemektedir. Ruslar’ın Lehistan kralını belirlemek amacıyla Lehistan’a asker göndermesi sonucu Fransızların teşvikiyle Osmanlı olaya müdahil oldu ve iki taraf karşı karşıya geldi. Merkezi yönetimi güçlendiren Katerina ile Osmanlı’nın çatışması sonucu Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı, Kırım 10 sene sonra Rusya’nın ilhakına maruz bırakılacak şekilde bağımsız ilan edildi.

Bu antlaşmayla beraber Osmanlı kendi egemenliği için tehdit algıladığı Rus varlığına karşı yüzünü tamamen Batı’ya döndü. Bunu Kırım Savaşı’nda görüyoruz. Osmanlı Ruslar’a karşı savaşırken İngilizler ve Fransızlar müttefikleri olarak cephede yanında yer alıyordu. Savaşı takiben yapılan Paris Barış Konferansı Osmanlıyı tamamen Batılı bir yörüngeye sokmuştu.

I. Cihan Harbi esnasında Çarlık Rusya’da gerçekleşen devrim Osmanlı’nın edineceği daha vahim sonuçların önüne geçmiştir. Ruslarla iyi ilişkilerin geliştirildiği Milli Mücadele Dönemi’nde ise Ruslar’ın Kuvay-ı Milliye’ye yapmış olduğu yardımların temel motivasyonu Milli Mücadele Hareketi’nin anti-emperyalist bir tutum sergiliyor olmasıydı. Yani hayatını sürdürebilmek için Batı’yı karşısına alması mecbur olan Türkler Ruslar için bir müttefik olmuştu.

Stalin’in merkeziyetçi ekonomi politikalarıyla beraber iyileşme sürecine giren Ruslar Kars’tan toprak talep edince Türkiye yüzünü Batı’ya dönerek NATO’ya üye olmuştur.

Kısaca değinmeye çalıştığımız tarihi olaylar bize göstermektedir ki Türkler Batı’nın doğudaki karakolu değildir. Ne zaman Türkler’in egemenlik hakları üzerinde bir Rus baskısı peydah olduysa ancak o zaman Batı Türkler için müttefik olmuştur.

Bugün de aslında bunun yansımalarını görmekteyiz. Ruslar uslu durduğu müddetçe dostça gelişen ilişkiler Rusların palazlanmasıyla beraber bozulmaktadır. Yeltsin sonrası merkezden uzaklaşan cumhuriyetlerin Putin ile beraber tekrar kontrol altına alınması ve Ruslar’ın kendilerini tekrardan toparlanmış hissederek jeopolitik genişleme hamleleri yapmasıyla beraber Türkler’i bir tehdit varsaymışlar ve Türkiye Cumhuriyeti’ni Avrupa’nın ve ABD’nin kuklası olarak nitelemeye başlamışlardır. Bugün Rusya ile Türkiye arasında yaşanan kriz Putin ve Erdoğan özeline indirgenmeye çalışılsa da şahısların meselesi değil, tarihin meselesidir, milletlerin meselesidir. Burada sorulması gereken soru şudur: Putinler mi bu genişlemeleri sağlıyor yoksa bilinçaltında bulunan bu genişleme stratejileri mi Putinleri tarih sahnesine çıkarıyor? Kanımca yaşananlar şahısların değil coğrafyanın ve tarihin hükmüdür.

Like what you read? Give M. Câvid Bey a round of applause.

From a quick cheer to a standing ovation, clap to show how much you enjoyed this story.