SOĞUK SAVAŞ STRATEJİSİ: TOPYEKÛN MUKABELE

Soğuk savaşın ilk yıllarında taraflar mevzilerini pekiştirip döneme uygun yeni araçlar geliştirirken dikkat edilmesi gereken iki olay meydana geldi. Bunlar gelişmelere yeni bir yön verdi ve yeni stratejiler geliştirilmesine neden oldu.

ABD, savaşı izleyen ilk yıllar boyunca nükleer silah tekeline sahip olduğundan, konvansiyonel güçlerde büyük bir azalmaya gitmiş ve özellikle kara kuvvetlerini işgal görevi yapan birkaç kolordu dışında neredeyse çekirdek kadrolara indirmişti. Büyük bir savaş çıktığı takdirde atom bombaları kullanılacak, Rusya pes ettirilecekti. Buna ‘’topyekûn mukabele’’ denildi. Ama ya büyük bir savaş çıkmazsa ne olacak, ABD elindeki zayıf konvansiyonel güçleriyle, herhangi bir sınırlı saldırıya nasıl karşı koyacaktı?

1948’de çıkan ve 1949’da devam eden Berlin krizi, ertesi yıl başlayan Kore Savaşı ve yine 1949’da Rusların atom bombasını patlatması yeni stratejik düşünce arayışlarına yol açtı. Bir kere en başta çevreleme stratejisinin daha net bir şekilde ortaya konulması gerekiyordu. Kennan’ın yerine geçen Paul Nitze başkanlığında ve savunma ile dışişleri yetkilerinden oluşan bir ekipbu stratejiyi nasıl geliştirecekleri üzerinde çalışarak NSC-68 adı verilen belgeyi hazırladı. Bu belge ABD’nin Soğuk Savaş stratejileri üzerinde belirleyici bir etki yapacaktı. Evvela, Sovyet yayılmacılığına karşı sadece askeri ve siyasi değil, aynı zamanda politik, ekonomik, kültürel ve psikolojik alanlarda da bir bütün olarak mücadele edilmesi öngörülüyordu. Kennan da bunları söylemişti, ama yeni formülasyonun farkı, öncelikli tehdit altındaki bölgelerin savunulmasıyla yetinilmemesini, hiçbir yerde geri adım atılmamasını, itibar kaybına uğranılmamasını ve her yerde komünizme karşı daha fazla güçle mücadele edilmesini öngörmesiydi. Ne var ki, hiçbir alanda zaaf gösterilmemesi konvansiyonel askeri kapasite başta olmak üzere savunma harcamalarında devasa artışlar gerektiriyordu.

Çevreleme politikasının başlıca unsurlarının şunlar olması savunuluyordu;

1- Sovyet gücünün daha fazla yayılmasını önlemek,

2- Sovyetler’in gerçek niyetlerini teşhir etmek,

3- Kremlin’in denetim ve etkisini azaltmaya çalışmak,

4- Kremlin’in, davranışlarını genel olarak kabul edilen ululsararası standartlara uydurmasını sağlamak üzere Sovyet sistemini içeriden yıkacak tohumları ekmek.

Belge askeri tedbirlere Kennan’a göre çok daha fazla önem veriyor ve toplam askeri güç üstünlüğünü sağlanmadan çevrelemenin bir blöf politikasından ibaret kalacağını ifade ediyordu. Kısacası, yeni belge J. L. Gaddis’in, ‘Strategies of Containment’inde de dediği gibi çevreleme politikalarının daha sert ve güçlü bir şekilde sürdürülmesi iradesini taşıyordu ve Berlin ile Kore krizleri adeta tam da bu yaklaşımı destekleyecek zamanlamaya sahiplerdi.

Berlin ablukasına karşı ABD Hava Kuvvetleri, Rusların öngöremediği ölçüde büyük bir hava köprüsü oluşturmuş, 26 Haziran 1948 ile 30 Eylül 1949 arasında tam 277.264 uçuşla 2.343.313 ton yükü Berlin’e ulaştırmıştı. Her gün 600’e yakın uçağın Berlin’e indirilmesi, boşaltılması, geri gönderilmesi, bunların ikmal ve bakımı inanılmaz bir başarıydı ve bunun karşısında itibar yitirdiklerini gören Ruslar, geri adım atarak ablukayı kaldırdılar. Fakat 1949’da kendi atom bombalarını patlatlmayı başardılar. Bu durum konvansiyonel güçleri son derece sınırlı olan Amerikalıların telaşa kapılmasına neden oldu.

1950’de Kore Savaşı başlayınca, çıkmazları daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı. Topyekûn mukabele stratejisi topyekûn bir savaş dışındaki her türlü durum için geçersiz kalıyordu. Buna rağmen NSC-68’de öngörülen yaklaşımın da yardımıyla, Amerikalılar kısa sürede Kore’de önce Kuzey’i, sonra da onlara yardıma gelen Çin ordusunu 38.paralelin kuzeyine sürüp orada tutabilecek bir ordu hazırlayabildi. Bu arada Avrupa ve Uzakdoğu’daki konvansiyonel güçlerini bir ölçüde takviye edecek yeni birlikler de hazırladı. Fakat dünyanın her yerinde güç bulunduramayacaklarından bu yükü paylaştıracak yöntemler geliştirmeye başladılar.

Bu yönde yapılan başlıca girişimler Batı Almanya’nın silahlandırılması, 1949’da NATO’nun kurulması ve 1955 yılında Federal Almanya’nın da bu kuruluşa üye yapılmasıdır. Diğer taraftan 1950’lerin dünyasında, Federal Alman ordusu bir düzine tümenle NATO’ya katılmasına rağmen Orta Avrupa’da hiçbir zaman 28 tümenden fazla sayıda birlik bulundurulamadı. Bu, 1955’yılında NATO’ya karşı kurulan ve aynı yıl Federal Almanya’nın NATO’ya alınmasına tepki olarak oluşumu hızlandırılan Varşova Paktı’nın konvansiyonel kuvvetleri karşısında yetersizdi, ama Avrupa’da çıkacak bir savaşın kısa sürede topyekûn savaşa tırmanacağı ve gerisinin ABD’nin nükleer şemsiyesi tarafından halledileceği varsayılmaktaydı.

Doğal olarak, en azından taktik nükleer silahların hedefi olacaklarını düşünen Almanlar herhalde bundan pek memnun değildi, ama yapacakları pek fazla da bir şey yoktu. Berlin’den sonra krizlerin daha çok Avrupa dışında çıkması(Kore 1950, Musaddık 1953, Guetemala 1954, Süveyş 1956) muhtemelen Almanların endişelerini azaltmıştır…

Daha çok uzatmadan burada bırakalım… Bölgesel paktlar sayesinde çevreleme politikaları da geliştirildi. Teorik olarak topyekûn misillemeden vazgeçmek kolay değildir, ancak bunun için de muazzam konvansiyonel silahlanma harcamaları da gerekiyor.

Eren Taştan

Show your support

Clapping shows how much you appreciated Eren Taştan’s story.